www.adiyamanunalturizm.com.tr


HAZAN MEVSİMİ


Bu makale 2020-11-01 20:00:41 eklenmiş.
Aziz Özbilgiç

Günler, haftalar, aylar derken, mevsimler de gelip geçiyor hayatımızda. Tıpkı her gün biraz daha tükenen ömrümüz gibi. Dikkat ederseniz kimimiz baharı, kimimiz yazı severiz. Kimimiz sonbaharı, kimimiz de kışı özleriz. Aslında her mevsim güzeldir.  Ancak sonbaharın bendeki yeri her zaman biraz daha farklı olmuştur. Belki de çok ayrılıklar yaşadığımdandır, kim bilir?

 

Çünkü bendeki sonbahar, aşkın ve romantizmin mevsimidir. Birçok şair, şiirlerinin büyük bir kısmında sonbahardan bahseder. Birçok doğa fotoğrafçısı bu güzel mevsimi daha iyi fotoğraflamak için çileli yollara düşer… İşte ben de arkadaşımla bu güzel mevsime veda etmeden önce son bir kez daha doğaya çıkmak istiyoruz.

Sonbahar, bir başka değişle hazandır aynı zamanda. Yani hüzün mevsimidir.  Bütün canlıların yakın ya da uzak başka diyarlara göçüdür. Sararan yaprakların esen rüzgârda dalından kopması, kurumuş nice çiçeğin dağ, bayır demeden yuvarlanıp, gözden kaybolmasıdır.  Ya da sayısız göçmen kuşların sıcak ülkelere doğru kanat çırpmasıdır…

  

Gittikçe günlerin kısalması, güneşin daha az gündüzle buluşması, yem yeşil yaprakların sararması, yağmurların sağanak sağanak yağması, rüzgârın daha serin esmesinin hepimize hüzün verdiği kaçınılmaz bir gerçektir.

Evet, mevsim hazan. Aylardan Ekim. Eylül sararmış, esen deli rüzgârın peşinden gideli epey günler olmuş. Tohumların nasırlı ellerle serpiştirilerek toprakla buluştuğu ayın son günlerini yaşıyoruz artık. Bir başka değişle pastırma ya da fakir yazı da tükenmek üzere. Büyük emeklerle hazırlanan kışlıklar kilerdeki yerlerini çoktan almış.

Sabahın güneşi henüz yeni doğmuş. Şehrin gürültüsünden uzaklaşıp, tabiatın hüznüne ortak olmak için bir kuşluk vaktinde doğanın kucağında buluyoruz kendimizi. Usul usul esen rüzgârın uğultusu, deredeki suyun şırıltısı, toprağın enfes kokusu sarmış her tarafı.  Doğa, tam bir şölene dönüşmüş. Kendi has kokusuyla hem rahatlatıyor hem de sakinleştiriyor bizi. Kollarımızı açıp ciğerlerimize bol bol oksijen doldurduktan sonra bir kayanın üzerinde oturup seyre dalıyoruz.

Doğa, tek kelimeyle harika bir görsellik sunuyor.  Daha bir iki ay öncesine kadar kavurucu sıcaklardan kaçıp, gölgesinde soluklandığımız dere kenarındaki asırlık çınar ağaçlarının yaprakları, sarının bin bir tonuna bürünmüş. Sıra halinde dikili vermiş uzun kavak ağaçlarının dökülen irili ufaklı yaprakları esen rüzgârda adeta dans ediyor. Dalları suya sarkan yaşlı söğüt ağacı, kamçı yemiş gibi bir o yana bir bu yana sallanırken; kökü yağmur geçirmeyen koca ladin ağacının dibinden bir tavşan koşmaya başlıyor. Her iki işaret parmağını ağzına götüren arkadaşım ıslık çalınca, oturduğumuz kayanın hemen yakınından kınalı keklikler kanat çırpıyor. O sırada kuzeyden kara bulutlar toplanıyor üzerimizde. Çabucak toparlanıyoruz. Yağdı yağacak gibi. Ayaklanıyoruz hemen.  Ama ne yazık ki az ilerideki mağaraya varmadan yağmura tutuluyoruz. Yürürken bir hafiflik hissediyoruz ayaklarımızın altında. Bir an duraksıyoruz. Kurumuş otların arasından süzülen koca bir yılana sadece el sallıyoruz. Anlaşılan o da bizim gibi yağmura tutulmuş.

Mağaranın içi kocaman bir ev gibi. Birçok canlıya ev sahipliği yaptığı her halinden anlaşılıyor. Mağaranın alt köşesinde odunlar var. Avcılardan kalma bu odunları hemen yakmaya başlıyoruz. Alev alev yanan ateşte ıslaklığımız gidince dışarıdaki yağmura dönüyoruz. Sağanak sağanak yağmur yağıyor. Neyse ki çok uzun sürmüyor.

Ve yine dışarıya çıkıyoruz. Bu sefer de heybetli ardıç ağaçlarının kokusu davet ediyor bizi. Tam da o tarafa doğru yürürken meşe ağaçlarının dökülen yaprakları arasında palamut toplayan sincabın tedirginliğine şahit oluyoruz. Yönümüzü değiştirsek de yuvasına girmekten alıkoyamıyoruz benekli anne sincabı. O sırada son bir gayretle yuvalarına yiyecek taşıyan karıncalara “kolay gelsin” deyip yürümeye devam ediyoruz.

Yolumuz bozgun yemiş bir bağa düşüyor. Üzümlerden eser kalmamış. Yarı çürümüş birkaç muşmulanın tadına bakarken, ürküten bir ses duyuyoruz. Tam da o sırada kaçışan dağ keçilerini görünce rahatlıyoruz. Bizi görmüş olmalılar ki kurumuş üzüm tanelerini yemekten vaz geçip uzaklaşmayı tercih ediyorlar.

Yorulduğumuzun farkındayız. Ancak yine de kısa bir güz gününe birçok şey sığdırmaya çalışıyoruz. Biraz dinlenelim derken; yağmurdan sonra açan güneş bu sefer de gündüzle vedalaşıyor. Bize de akşamın soğuğuna kalmadan ayrılmak düşüyor. Heybemizdeki bir iki avuç alıç, biraz muşmula, biraz da kuş burnu ile yetiniyoruz

Doğadan ayrılmadan önce bir kez daha zamanın vefasız, kelimelerin kifayetsiz ve yorgun düştüğü hazan mevsimine veda ediyoruz. Tıpkı aramızdan ayrılan dostlara yaptığımız veda gibi. Temiz, güzel ve bozulmamış bir doğada yaşamak dileğiyle…

 

Uzm. Öğrt. Aziz Özbilgiç 

azizozbilgic@gmail.com.

 

 

 

 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...



Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 

Arşiv Arama
- -
Anket
Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü

Doğru Haberin İlk Adresi | Adıyaman ilk Haber
   
© Copyright 2015 Adıyaman İlk Haber. Tüm hakları saklıdır.

Doğru Haberin İlk Adresi | Adıyaman ilk Haber

Sitemiz Adıyaman Faal Gazetecileri Cemiyeti Üyesidir.

© 2015-2020 Profesyonel Tasarım PROTASARIM