Kaybolan Değerlerimiz: Feraset ve Nezaket


Bu makale 2020-12-13 20:51:31 eklenmiş.
Mahmut Öteleş

Günümüz modern medeniyeti, insanın ruhundan ziyade bedenine, maddi yönüne hitap etmektedir. Oysaki insan sadece maddeden ibaret değildir. Bir de manevi boyutu vardır. İnsana değer kazandıran da onun bu yönüdür. Konformizm ve lüks yaşam tutkusu, insanı huzurlu yapmaya yetmemiştir. Bu nedenle yeryüzü coğrafyasında acı ve gözyaşı hep devam edegelmiştir. Bu hedonist zihniyet, insanı yücelten  ne varsa hepsini yozlaştırmaya ve yok etmeye çalışmıştır. İyiye, doğruya ait neyimiz kaldı? Hepsini bir bir tüketiyoruz. Geçmişte büyük, küçük hemen herkesin aşina olduğu ve sıklıkla kullandığı; ancak son zamanlarda dağarcığımızda fazla kullanılmayan “ferasat ve  “nezaket”kelimelerini  irdelemek istiyorum. Bu iki kelime birbiriyle çok ilintilidir. Biri olmadan diğerinin varlığını sürdürmesi nerdeyse imkansızdır. Bilindiği gibi feraset; Zihin uyanıklığı, ince kavrayış, anlayış demektir. Feraset aklın ve kalbin buluşmasıdır. Bir kimsenin ruhsal, zihinsel halini ve yeteneklerini; yüzünden, duruşundan, tavrından anlamayı feraset ilmi yardımıyla öğreniriz. İki türlü feraset verdır. Biri, sebebini bilmediğimiz ve ilham eseri olarak ortaya çıkan seziş, buna vehbi feraset. Diğeri ise kesbidir; yani çalışmakla kazanılan, sonradan elde edilen ince kavrayış ve seziştir.  Feraset  istikamet üzere olmaktır. Her türlü azgınlığa, arsızlığa ve bağnazlığa set çekerek; Allah'ın men ettiği ne varsa hepsini kalpten silip atmayı gerektirir. 
Feraset, aynı zamanda çağın ruhunu kavramayı ve imkanlarından yararlanmayı; içinde bulunduğumuz çağ, önümüze ne tür zorluklar ve kolaylıklar koyuyor, bunu görebilmek. ve ona göre tedbir alma becerisini kazandırır.
Feraset, algıda seçiciliği ve insanların iç yüzünü bize öğretir. Hayatın gerçeklerini doğru anlamayı ve yorumlamayı sağlar. 
Nezaket ise, ferasetin bir tezahürüdür, yani dışa vurumudur. Başkalarına karşı saygılı ve nazik davranmadır. Nezaket ancak feraset ehlinde tezahür eder.  Ferasetsiz nezaket pişmemiş aşa benzer.  Ne kadar pahalı malzemelerden yapılırsa yapılsın kolay kolay insanın içine sinmez. Ferasetsiz bir insandan nezaket beklemek biraz safdillik olur. Çoğu kişi nezaket ile yalakalığı birbirine karıştırmaktadır. Görünüşte birbirine benzeseler de bunların gaye ve hedefleri çok farklıdır. Biri kendi çıkarı için muhataba yapılan atraksiyonlardır; diğeri ise çıkar için değil, muhataba saygıdan dolayı, adabı muaşeret gereği yapılır. 
Mevlana Hazretleri, Bir gün Konya çarşısında yürürken bir papaz kendisini görünce ayağa kalkıp eğilerek hürmetle selam verir. Bunu gören Mevlana, papazdan da aşağıya eğilerek selamına mukabele eder. Bu duruma itiraz eden biri,
* Bir papaza da bu kadar aşağıya eğilmek olur mu? deyince ona şu cevabı verir:
* Tevazuda da papazı geçmemiz gerekir!
Bir küçük çobanın feraseti hikayesi:
Abdullah bin Mübarek radıyallahu anh, bir gün Medine dışında seyahat ediyordu. Yolda koyun otlatan genç bir çoban gördü. Gence acıdı. Bu zavallı genç, daha çocukluktan çobanlık yapmaya başlamış. Kim bilir büyüyünce nasıl bir hale gelecek. Belki de Allah Teâlâ'nın ibadet ve marifetini öğrenemeden göçüp gidecek, 
Gideyim, ona Allahu Teâlâ'yı tanıması için bazı şeyler söyleyeyim, birkaç meseleden bahsedeyim, diyerek, genç çobanın yanına vardı. Ona sordu:
* Evladım, Allahu Teâlâ'yı bilir misin? Çoban:
* Kul sahibini nasıl bilmez? diye cevap verdi. Abdullah bin Mübarek:
* Allah Teâlâ'yı ne ile ve nasıl tanıdın  onu, sana kim anlattı ve öğretti? 
 Çoban:
* Bu koyunlarla tanıdım, dedi. Abdullah bin Mübarek radıyallahu anh: 
* Bu koyunlarla nasıl tanıdın? diye sordu. Çoban:
* Düşünsene bu birkaç koyun çobansız olamaz. Olan ise bir işe yaramayacak hale gelir. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve tüm tehlikelerden koruyacak birisi lazımdır. Benim algılamam şu şekilde oldu ki, kâinat, insanlar, hayvanlar ve diğer tüm canlılar, hatta ki; şu üzerimde uçan kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Hem bunların hiçbiri kendi kendine halk olup meydana gelmez. Şu âlemde ki binlerce çeşit varlıkları yaratan, koruyan, kollayan, hepsine gücü yeten biri vardır. Bu Allahu Teâlâ'dan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahu Teâlâ'nın varlığını bildim, deyince, Abdullah bin Mübarek radıyallahu anh gülümseyerek sordu: 
* Peki, Allahu Teâlâ'yı nasıl bilirsin?
* Onu hiçbir şeye benzetmeden bilirim, dedi çoban.
* Onun hiçbir şeye benzemediğini nasıl bildin evladım? diye sordu:
* Yine bu koyunları düşünerek böyle olduğunu bildim.
* Peki, bunu nasıl düşündün?
* Şöyle düşündüm. Ben bu koyunların çobanıyım. Onları sevk ve idare ediyorum. Bakıyorum onlar ne bana benziyor ne de ben onlara benziyorum. Bundan anladım ki, bir çoban koyanlarına nasıl benzemezse, Allahu Teâlâ da yarattıklarına benzemez.
* Güzel doğru söyledin evladım. Peki, ilimden bir şey öğrendin mi?
* Ben bu sahralarda, nasıl ilim tahsil edebilirim ki?
* Ferasetle başka neler öğretilmiş sana onu merak ediyorum. Bana, kalbine ilhak edilenleri anlat.
* Yüce Allah'ın yardımı ile üç çeşit ilim öğrendim. Bunlar gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmidir.
* Bunlar nelerdir?
* Gönül ilmi şudur. Allah bana kalp verdi. Orayı kendisine muhabbet ve marifet yeri yaptı. İstedi ki bu kalp ile O'nu bileyim, tanıyayım ve seveyim. Ayrıca Onun sevdiklerini de seveyim, sevmediklerine kalbimde yer vermeyeyim, onlardan uzak kalayım.
Dil ilmi şudur; Allah bana dil verdi. Bu dilimle kötü sözlerden kaçınmamı, kendisini zikretmemi, adını anmamı ve nimetlerini anlatmamı istedi. 
Beden ilmi şudur; Yüce Allah bana beden verdi. Onunla kendisine ibadet yapmamı istedi. Hayırda koşmayı, kötü işlerden uzaklaşmayı emretti. Bunun karşılığında ikram olarak da himmet ihsan eyledi.
Genç çobandan bunları dinleyen Abdullah bin Mübarek, işittiklerine hayret etti. Duydukları karşısında çok memnun oldu. Çobanı tebrik etti ve ona:
* Ey genç! Senin bu söylediklerin öncekilerin ve sonrakilerin bilmesi gereken ilimdir. İlmin aslını ve herkese lazım olanı sen söyledin. Şimdi o temiz gönlünle bana bir nasihat et, dedi. Genç çoban gülümsedi ve şunları söyledi: 
* Efendi, yüzünüzden âlim bir zat olduğunuz belli. Eğer ilmi Allah rızası için öğrendi iseniz artık insanlardan bir şey istemeyin, onlardan bir menfaat beklemeyin. Eğer din ilmini dünya kazanmak için öğrendi iseniz boynunuzda kalır, dedi ve kalkıp koyunlarını yanına gitti. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi;
 "Harabat ehlini hor görme Zakir, defineye malik viraneler var." Hiç kimseyi asla hor ve hakir görmemek gerekir. 
Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde : “Müminin ferasetinden sakının!. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” diyerek feraset ehlini taltif ve tazim etmiştir. 
Cenabı Allah, beynimizi ve bedenimizi feraset ve nezaketle süslemeyi nasip etsin.
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...



Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 

Arşiv Arama
- -
Anket
Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz?
Fena Değil
Güzel
İdare eder
Kötü

Doğru Haberin İlk Adresi | Adıyaman ilk Haber
   
© Copyright 2015 Adıyaman İlk Haber. Tüm hakları saklıdır.

Doğru Haberin İlk Adresi | Adıyaman ilk Haber

Sitemiz Adıyaman Faal Gazetecileri Cemiyeti Üyesidir.

© 2015-2021 Profesyonel Tasarım PROTASARIM