11 Temmuz 2025 Cuma
İşgal Gazze'de soykırımını sürdürüyor, şehit sayısı 4 bin 385'e yükseldi
HER YAŞAM DENEYİMİ BİZLERİN AKIL YOLUNA IŞIKTIR
Ücretsiz Wi-Fi Sekiz Noktada Hizmette
ALKAYIŞ VE YAKLAŞAN SEÇİMLER
Adıyaman Valisi Küçük, Bozhöyük ve Bağpınar Köylerini Ziyaret Etti
GÖLGE SAVAŞLARI- DEPREMLER, YANGINLAR, FELAKETLER
Günümüz dünyasında, bir avuç cebe sığdırılmış koskoca bir evrende yaşıyoruz. Eskiden bir haberin doğruluğunu teyit etmek zaman alırdı, şimdi ise saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşabiliyor. Eline telefonu alan herkes, dünyaya açılan bir pencereden bakıyor artık. Ama bu pencerenin camı bazen buğulu, bazen yanıltıcı olabiliyor.
Bugün sabah, sosyal medyada dolanırken bir paylaşım düştü önüme: “Karadeniz’de köpekler ayıyı kovaladı!” Görsel oldukça dikkat çekici, altında binlerce beğeni, yorum, hatta millî duygularla yoğrulmuş yazılar… Fakat dikkatle bakınca bir şeyler yerli yerine oturmuyordu. Görseldeki detaylar tanıdık değildi, renkler, figürler sanki bizden değil gibiydi. Derinlemesine incelediğimde anlaşıldı ki, görüntü yapay zekâ ürünüydü ve içerisinde Yunanistan’dan izler vardı. Gerçek dışıydı yani. Ama paylaşımı yapan kişi gerçeği duymak istemedi. Hatta gerçeği söyleyen ben, bir anda linçin hedefi oldum.
Bu, sadece bir örnek. Her gün sosyal medyada binlerce, belki milyonlarca içerik dönüyor. Komik videolar, hüzünlü hikâyeler, umut verici sözler… Ama ne kadarı gerçek? Kaçımız bir paylaşımı görmeden önce “Bu doğru mu?” diye düşünüyoruz?
Gerçeği aramak, artık bir sorumluluk haline geldi. Zira doğru ile yalan arasındaki çizgi, bazen bir yapay zekâ filtresi kadar ince. Bu yüzden sosyal medya paylaşımlarına bakarken sadece gözümüzü değil, kalbimizi ve aklımızı da devreye sokmalıyız. Her beğeni, her yorum bir fikir yayar; bazen bir gerçeği, bazense büyük bir yanılsamayı.
Unutmayalım ki, geleceğin en büyük tehlikesi, düşünmeyen bir kalabalığın içinde kaybolmak olabilir. Ve bu tehlike, bir ayının köpeklerden kaçtığı değil; hakikatin sahte gürültüler arasında boğulduğu anlarda baş gösterir.
Sözüm odur ki: Gördüğünüz her şeye inanmayın, her duyduğunuza kanmayın. Sorgulayın. Fikir yürütün. Gerçeği aramaktan, doğruyu savunmaktan vazgeçmeyin.
Demedi demeyin.
En kutlu o diyor Türk’ün töresi
Hakanın kağanın Han’ıdır kadın
Her yerde anadır sorma neresi
Yurdunun nadide gülüdür kadın
O olmazsa yuva olmaz eş olmaz
Sıcak ekmek kaynar çaya aş olmaz
Kadın yoksa bir toplumda baş olmaz
Evinin uzayan dalıdır kadın. .
Ana olur, gardaş olur yâr olur
Sevdiğine gurbette diyar olur
Varlığıyla dünyaya âyar olur
Dört mevsim çiçeğin balıdır kadın..
Gayretiyle her işine yetişir
Okuryazar bilim ile katışır
Düşmanların etekleri tutuşur
Çağdaş bir milletin yoludur kadın…
Hak etmiyor akıl almaz eziyet
Bunu yapan göstermez ki meziyet
Hayvani bir ruhla yaşar vaziyet
Sussada hayatın dilidir kadın ..
Peygamber doğuran kadındır düşün
Anaya vaattir cennettir peşin
Hayat arkadaşın kadındır eşin
Şefkatin sevginin elidir kadın…
Kadın değişirse dünya değişir
Efruze bilinmez dertle boğuşur
Kadının fikrinde hayat yoğuşur
Evrensel düzenin halidir kadın…
Şairler Sultanı Efruze
Songül YURDAGÜL Yozgat
Yedi yaşındaki Songül, annesi, üç ablası ve üç ağabeyiyle birlikte Yozgat’ın küçük bir köyünde yaşıyordu. Babası, Almanya’da işçiydi ve ancak yılda bir izinli olarak köyüne çocuklarının eşinin sevdiklerinin yanına gelirdi. Maddi durumları iyi olsa da, Songül kendini hep dışlanmış hissediyordu. Aile içinde herkes birbiriyle meşguldü, ama Songül hep bir köşede yalnız bırakılıyordu.
Babasına duyduğu özlem, Songül’ün içini kemiriyordu. Küçük yaşında bu duygularla başa çıkabilmek için kendine bir yol bulmuştu: Şiir yazmak. Okuma yazmayı yeni öğrenmesine rağmen içinde susturamadığı Vaveylası olmuştu aba özlemi, minik minik mısralar oluyordu ucu kırık kaleminde. Babasına yazdığı mektupların içine, kendi yazdığı küçük mısraları ekliyordu. Babasına ulaşmayacağını bilse de, o mektuplar Songül için bir umut ışığıydı. Onun en çok yazdığı satırlardan biri şöyleydi:
“Babam uzaklarda,
Kokusu burada,
Beni duyar mı,?
Babama uçaklarla el sallıyorum
Ben babama
Doğduğumdan beri hasretim,
Ramazan ayı gelmişti mevsim baharın bitişi yazın başlangıcıydı. Köy yemyeşil meyveler çağla sular gürül gürül gürül akıyordu.
Ramazan ayında köyde büyük bir hareketlilik yaşanıyordu. Akşam ezanını bekleyen kalabalık sofralar kuruluyordu. Songül, bu yıl ilk orucunu tutmaya karar verdi. Küçük bedeniyle bu zorluğa dayanabileceğinden emin değildi, ama ailesine kendini kanıtlamak istiyordu.
Sabah, oruçlu olduğunu söylediğinde, ablası Nezihe alayla güldü:
“Sen mi oruç tutacaksın? Bir iki saate pes edersin!”
Ağabeylerinden biri, “Bırak tutsun, nasılsa dayanamaz,” dedi. Songül, bu sözlere aldırmamış gibi görünse de, içinde büyük bir hüzün vardı.
O gün öğleden sonra Ayşe ablası ve kız kuzenleri köyünün önünde bulunan bostana gitmek üzere sözleştiler. Songül de. Bostana gitmek istiyordu ama ablası gelme dedi. Songül ablasını dinlemedi gizliden gizliye o da bahçeye gitti. Onu orada gören ablası madem geldin hadi bize salatalık topla dedi, kızlar özel durumlarından dolayı orucu tutmuyorlarmış meğer. Songül eteğine topladığı salatalıkları götürdü verdi ve büyük bir iştahla yemeye başladılar. Her yer salatalık kokuyordu. Songül de oturmuştu , kalk doymadık bir daha topla dediler yine topladı.. Bir daha bir daha..
Madem oruç tutuyorsun, o zaman çalışmayı da öğren,” diyerek onu sıcağın altında çalışmaya zorladılar. Ağabeyleri ise “Garaaligilin damda” vakit geçiriyordu.
Tarlada geçen saatler Songül için işkence gibiydi. Güneş tepedeydi, toprak sıcaktı. Açlık ve susuzluk küçük bedeni daha fazla zorluyordu. Ablası ve yaşça kendinden büyük olan kuzenleri bir süre sonra tarladan ayrılıp köyün sonundaki evlerine gittiler, Songül’ü yalnız bıraktılar. Küçük kız, ne yapacağını bilemeden iğde ağaçlarının. Altına oturup ağlamaya başladı. Ardından, yorgun adımlarla armutların dibine kadar yürüyebildi, arkın içinde uyuyakaldı.
Uyandığında güneş batmak üzereydi. Salatalıkların taze kokusu her yeri sarmıştı. Açlığa ve susuzluğa daha fazla dayanmalıydı ezana çok az bir zaman kalmıştı. Yerinden kalktı, bir torba dolusu salatalık topladı. Ancak bunları yemek yerine köyün. Girişindeki evlerden başlayarak dağıtmaya başladı, kendi kendine dedi ki” belki birinin de burnuna salatalık kokmuştur, çeşmede iftar için su dolduranlara, Yolda kimi gördüyse salatalık verdi, çocuk kalbiyle “Babam izine erken gelsin” diye de içinden dua etti. Onun için bu hareket, içindeki sevgi ve yalnızlığın bir ifadesiydi.
O sırada köyün yaşlılarından Hacı Duran Amca ve Hamide Yenge, Songül’ü fark ettiler. Onu evlerine alıp karnını doyurdular. Hem sevdiler hem de sevindiler bu iki yaşlı güzel yürekli insan. Hamide Yenge, Songül’le konuşurken, onun sessizliğinde büyük bir hikaye yattığını hissetti. Songül, bir yandan orucunu açıp karnını doyururken bir yandan da defterine birkaç mısra karalamaya başladı:
“Tarlada yalnız kaldım,
Gözlerimde uyku vardı
Babam uzakta kaldı,
Bir ses beni sakladı.”
Rüyamda geldi babam
Akşam ezanı okunduğunda, Songül’ün ailesi iftar sofrasına oturmuştu. Ancak kimse onun yokluğunu fark etmedi. Evin şoförü birkaç kez kapıya gelip, “Songül sofrada yok!” dedi. Ama annesi, “Bizim işimize karışma!” diyerek onu Kim bilir kimin kapısına gitti de yalanlıyor diye de söylendi, oysa Songül hiç kimsenin evine gitmezdi. Şoför ısrarla, “Çocuk yok, nerede olabilir?” Bu gün o “ilk orucunu tutuyor” dese de kimse aldırmadı.
“Tarlalar beni saklar,
Gözlerimde tuz birikir.
Babam döner mi bir gün?
Bir mektup daha beklerim.”
O, açlıktan kıvranırken bile başkalarını düşünüyordu.
Songül yemek yerken, önündeki bir kâğıda birkaç mısra daha karalamaya başladı. Bu, onun iç dünyasını anlatma biçimiydi:
“Eller bana yabancı,
Sözler hep incitici.
Babam bilir mi acaba,
Kızı ne kadar yalnız?”
Kızı ilk orucunu tuttu
Bir süre sonra Hacı Duran Amca, Songül’ü ailesine getirdi. Ama evde onu sıcak karşılama yerine, öfke bekliyordu. Annesi, “Neredesin nerde sürtüyon” diyerek tokat attı. Ablaları alaycı bir şekilde güldü, ağabeyleri ise umursamaz bir şekilde oturdukları yerden baktı. Songül, ablasının onu tarlada yalnız bıraktığını söyleyemedi.
O gece, Songül odasına çekildi ve bir şiir daha yazdı:
“Gün geceyi boğuyor,
Benim babam neden. Yok
Ağaçlar rüzgârı anlar,
İnsanlar beni değil.”
Bu şiir onun içindeki kırgınlığın bir yansımasıydı. Yalnızlığını kelimelere dökerek kendine bir sığınak oluşturuyordu. Songül’ün şiirle başlayan yolculuğu, onun hem kurtuluşu hem de dünyaya açılan kapısı olacaktı….
Songül Yurdagül
.
Soğuk bir kış sabahı iki kardeş aynı açlığa uyanmışlardı, günlerdir açtılar, odun sobasının üstündeki alüminyum çaydanlıktaki çay ısınınca şekersiz içiyorlar başkada bir şey bulamıyorlardı yemek için. Yine öyle yaptılar, formalarını giyip okulun yolunu tuttular, günlerdir aç kalmaktan takatları kesilmişti yürümekte zorlana zorlana okulun kapısına geldiler, iki kardeşi tanıyan müstahdem, bu gün ve yarın okullar tatil evinize gidebilirsiniz dedi. Zaten zar zor ayakta duran iki kardeş yine bir birine tutundu, fakat müstahdem bir anda siz iyiminsiniz, renginiz neden bu kadar soluk deyip önlerini kesti, kardeşlerden kız olan ağlamaklı bakıyor, o iki damla yaş göz pınarında titriyordu. Bekleyin biraz dedi müstahdem, bi koşu içeri gitti geldi, bir kabın içine biraz Çaman, biraz sana yağ birazda peynir koymuştu. Bunları alın giderken de bakkalın ekmek alıp yersiniz dedi, bakkaldan ekmek almak öyle kolay değildi, çünkü para yoktu ve bakkal birikmiş borçlar yüzünden bu çocuklara ekmek dahi vermiyordu, birkaç kez denemişti küçük kız – parayı getir ekmeği götür demişti bakkal. Şimdi katık edecek yiyecekleri vardı ama ekmek yok tu yok! Küçük kızın beyninde şimşek çakmıştı, ne yapacağını ekmeği nasıl alacağını biliyordu artık. Kömürlükten bozma öğrenci evlerine diz boyu karı aşa aşa beraberce gitti iki kardeş. Ağabeyinin pantolonu ıslanmıştı, sen biraz uyu ben çayı demliysem sofrayı da kuracağım dedi kız. Abi şaşkın bir şekilde – komşudan mı ekmek şeker isteyeceksin?
* Yok, bakkaldan Alacağım
* Parasız vermiyor ki, boşuna gidipte üşüme.
Yok abi ben gelenece sen çayı demle ..
Odunları tutuşturduktan sonra, biraz da heyecanlanan kız o soğukta fırtınada bakkalın yolunu tuttu. İçerde koskocaman burnu ve göbeği ile sobanın üzerinde kestane patlatan bakkal Osman amca vardı, bir yandan da radyodan ilahi dinliyordu, elinde doksan dokuzluk tesbih ile ” ” ya Allah ya Ya Allah ” diye mırıldanıyordu.
Küçük kızı görünce birazda alaylı bir şekilde
• Yine ekmek almaya mı geldin, para yoksa ekmek yok biliyorsun değil mi?
Küçük kız,
• Bir kiloda şeker ver dört te ekmek dedi, açlıktan kokan nefesi kısık sesiyle.
Bakkal Osman küçük kızın avucunda parayı görünce,
• Ekmeği beş vereyim havalar daha da kötü olacak fırınlar çalışmayabilir dedi.
Koca göbeği önde kendisi arkada, kalktı bir ikisi bayatlamış beş ekmeği torbaya koydu, şekeri tarttı, onu da torbaya koydu ve küçük kızın eline tutuşturdu. Döndü gitti sobanın üstündeki kestaneleri karıştırdı,
neredeyse yanacaklardı kız senin yüzünden, kestane zengin yiyeceğidir, bunu Yozgat’ta benim gibi bir kaç keyif erbabı yer dedi ve kocaman ağzını açarak kabuğunu soyduğu kestaneyi havada yuvarlayarak ağzına attı.
Kız tam bakkaldan çıkacakken, para dedi bakkal Osman..
Küçük kız kapıdan yarı çıkmış vaziyette
• Osman amca sobayı yakarken gazete ile tutuşturmuştum, parçası elimde kalmış, babam Ankara’ da hasta yatan abimin yanında o gelince tüm borçları ödeyecek hesaba yaz, dedi ve topukladı eve doğru. Eve geldiğinde ağabeyi uyumuştu sobanın dibinde ki yün minderlerin üstünde. Üzerine battaniyeyi örttü, çayı demledi, çıman, sana yağ ve birazda peynir koydu sofra bezinin üstüne. Ağabeyini uyandırdı, iki kardeş besmele çekip oturdular sofraya, ilk önce sobada ısıttıkları bayat ekmekleri yediler, dışarda kar yağıyordu, dışarda fırtına vardı
Songül Yurdagül
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.