Kendi Ahlakıyla Bir Mllet Ölür Yahut Yaşar – Mehmet Akif Ersoy

Bir toplum, dışarıdan gelen darbelerle değil, daha çok içeriden gelen ahlaki çürümeyle omurgasını kaybeder. Mehmet Âkif’in "Kendi ahlakıyla bir millet ölür yahut yaşar!" tespiti, tam da bu hayati gerçeği dile getirmektedir

Bir toplum, dışarıdan gelen darbelerle değil, daha çok içeriden gelen ahlaki çürümeyle omurgasını kaybeder. Mehmet Âkif’in "Kendi ahlakıyla bir millet ölür yahut yaşar!" tespiti, tam da bu hayati gerçeği dile getirmektedir. Bir milleti tarih sahnesinde ayakta tutan veya oradan silen asıl kuvvet, servetin ve ordularının büyüklüğü değil; onun doğal insani ilişkilerinde sergilediği tutum, davranış ve kimsenin görmediği o kuytu anlarda gösterdiği ahlaki ve vicdani duruşudur. Âkif’in o derin haykırışının merkezinde bir milletin, başka iklimlerin gölgesinde yetiştirilmiş ithal değerlerle, taklit elbiselerle yahut süslü sloganlarla varlığını sürdüremez gerçeğidir. Kendi toprağından, kendi inanç ve kültür ikliminden beslenen öz bir ahlak pusulası yoksa; o toplum rüzgarın önünde savrulan kuru bir yapraktan öteye geçemez. Şahsiyetini kaybetmiş, kendi vicdan aynasına bakmaktan korkan bir halkın haritası ne kadar geniş olursa olsun, ruhu çoktan tutsak edilmiştir. Ahlak, bir toplumun gündelik hayatında tecelli eden en somut gerçekliktir. Sözgelimi ticaretin çarklarında, devlet mekanizmasının işleyişinde görürüz onu. Bir toplumda yalan "iş bilirlik", liyakatsizlik "fırsatçılık", kamu malını yağmalamak "beceri" sayılmaya başlamışsa çürüme başlamış demektir. Bireylerin birbirinin gözüne şüpheyle baktığı, komşunun komşuya güvenmediği, adalet terazisi güçlünün ağırlığına göre işlediği bir yerde; haritalar üzerindeki sınırlar ne kadar geniş olursa olsun sadece birer çizgi olarak kalır. O millet içten içe ölmüştür; cesedinin defnedilmesi ise sadece bir zaman meselesidir. Devlet nezdinde de durum farksız değildir. Yasalar ne kadar kusursuz yazılırsa yazılsın, o yasaları uygulayacak adalet adamının vicdanı yoksa, adalet sarayları birer soğuk taş yığınından ibarettir. Osmanlı’nın yükseliş çağlarında, Doğu Roma halkı: “Başımızda kardinal şapkası görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz!" Yani Bizans’ın çürümüş adaletine sığınmaktansa "Osmanlı adaletinin sarığını tercih ederiz" Bu olay bile bir devletin ordularıyla değil, ahlaki heybetiyle nasıl gönülleri fethettiğinin somut nişanesidir. Bir devlet, liyakati kenara itip rüşveti rütbe saymaya başladığında; hazineleri boşaldığı için değil, adalet pusulasını kaybettiğinde çöker. Ahlak, bir milletin kriz anlarında sığınacağı son ve en sağlam kaledir. Kurtuluş Savaşı’nın o zifiri karanlık günlerinde; ekmeğini, çorabını, tekli tüfeğini ordusuyla paylaşan Anadolu insanının sergilediği o mucizevi dayanışma, mermiden daha güçlü bir ahlak zırhıydı. Onları ayakta tutan şey ceplerindeki para değil, göğüslerindeki o sarsılmaz ahlakıydı. Milletlerin kaderini ne sınırların genişliği ne de düşmanın çokluğu belirler. Bir millet, kendi ahlaki değerlerine sarıldıkça, adaleti baş tacı edip dürüstlüğü bir yaşam biçimi kıldıkça zamanın yıpratıcı çarklarına karşı direnir ve yaşar. Ancak ne zaman ki kendi öz ahlakını terk eder, yozlaşmanın konforlu kollarına teslim olursa; kılıçları ne kadar keskin olursa olsun, kendi kınında paslanarak yok olup gitmeye mahkûmdur. Yaşamak da ölmek de bir milletin kendi vicdanında verdiği o sessiz karara bağlıdır. Mahmut Öteleş Eğitimci Yazar
Benzer Videolar