TESLİMİYETİN KAYBOLAN EDEBİ
“Sevgi iddia ile değil, edep ile ispat edilir. Teslimiyet dilde değil, duruşta görünür.”
“Sevgi iddia ile değil, edep ile ispat edilir. Teslimiyet dilde değil, duruşta görünür.”
Bir insanın gerçekten neye inandığını anlamak istiyorsanız… sözlerine değil, duruşuna bakın. Çünkü iman, dilde taşınan bir cümle değil; kalpte hissedilen ve davranışta görünen bir hakikattir.
Bugün çoğumuz inanıyoruz diyoruz, seviyoruz diyoruz… ama şu sorudan kaçıyoruz: Gerçekten teslim miyiz, yoksa sadece alışmış mıyız? Çünkü teslimiyet; secde etmekten önce edeple durmayı bilmektir. Ve edep… imanın en sessiz ama en güçlü şahididir. İşte bu yüzden geçmişe baktığımızda bir insanın tek bir hareket karşısında bile nasıl titrediğini görünce, bugünkü hâlimizle yüzleşmek zorunda kalıyoruz…
17. yüzyıl Osmanlı dünyası… Medeniyetin sadece güçle değil; ahlâk, edep ve irfanla inşa edildiği bir dönem. Bu dönemde yetişen, tasavvuf terbiyesiyle yoğrulmuş, hikmet ehli bir şair: Nabi. Asıl adı Yusuf olan Nâbî, 1642 yılında Urfa’da dünyaya gelmiş, ilim ve irfan geleneği içinde yetişmiş, hayatını kelimelerle değil; hikmetle konuşan bir gönül insanı olarak yaşamıştır. 1089 (1678-79) yılında hac farîzasını eda etmek üzere devlet erkânıyla birlikte yola çıkar. Bu yolculuk sadece bir ibadet değil; bir kalbin sevgiliye yürüyüşüdür. Kafile Medine-i Münevvere’ye yaklaştıkları bir gecede son kez mola verir, herkes istirahate çekilir… ama bu sıradan bir mola değildir. Çünkü çok az ötede Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabri şerifi, Mescid-i Nebevî’nin içindeki Ravza-i Mutahhara’dadır. Yani artık yol bitmiştir; edebin başladığı yere gelinmiştir. Nâbî’nin kalbi bu hakikatin farkındadır, bu yüzden gözüne uyku girmez. Tam o esnada kafilede bulunan bir paşanın farkında olmadan ayağını Medine tarafına doğru uzattığını görür. Belki bu hareket dışarıdan küçük bir detaydır ama aşk ile yoğrulmuş bir kalp için bu derin bir sızıya dönüşür. Nâbî üzülür fakat onu alenen uyarmayı uygun bulmaz; çünkü o, kırarak değil edebiyle uyaran bir irfan sahibidir. Ve o an söz yerine şiiri seçer, ikaz yerine inceliği koyar, içinden doğan ilhamla o na’tı kaleme alır:
Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu;
Edebi sakın terk etme! Burası Allah’ın sevgili kulunun beldesidir.
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.
Burası ilahi nazarın yöneldiği, Peygamber Efendimizin makamıdır.
Habîb-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette,
Burası Allah’ın yüce sevgilisinin istirahat ettiği yerdir ve fazilet bakımından çok üstündür.
Teveffuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.
Öyle ki değeri, Cenâb-ı Hakk’ın arşını bile aşacak derecededir.
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil,
Bu mübarek toprağın nuru ile yokluk karanlığı ortadan kalktı.
Amâdan açtı mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu.
Bütün varlıklar, körlükten bu toprağın sürmesiyle gözlerini açtı.
Felekte mâh-i nev Bâbü’s-selâm’ın sîne-çâkidir,
Gökyüzündeki hilâl, Selâm Kapısı’nın âşığı gibi bağrı yanık bir hâldedir.
Bunun kandîli Cevzâ matla’-ı nûr-ı ziyâdır bu.
Onun ışığı, gökteki yıldızların nur kaynağıdır.
Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Ey Nâbî! Bu dergâha edep kurallarına uyarak gir.
Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâ’dır bu.
Çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve peygamberlerin hürmetle yöneldiği mukaddes bir makamdır.
Bu sadece bir şiir değildir; bir kalbin edep ile teslim oluşudur. Ve asıl hadise bundan sonra başlar… Sabah vakti kafile Medine’ye yaklaşırken Mescid-i Nebevî’nin minarelerinden bir ses yükselir. Nâbî donakalır, çünkü okunan kendi yazdığı şiirdir.
Koşar, müezzine sorar: “Bu na’tı nereden öğrendin?” Müezzinin cevabı teslimiyetin nasıl kabul gördüğünü gösterir: “Bu gece Efendimiz (s.a.v.) rüyamızda bize buyurdu ki: ‘Ümmetimden Nâbî adında bir şair geliyor. Onu kendi na’ti ile karşılayın…’ Biz de bu emri yerine getirdik.” İşte o an bir şiir söz olmaktan çıkar, edebin kabulüne dönüşür. Nâbî gözyaşlarına boğulur, çünkü ona “ümmetim” denmiştir; bu bir kalp için ulaşılabilecek en büyük iltifattır.
Bu yolculuk, Nâbî’nin “Tuhfetü’l-Haremeyn” adlı eserine de yansımıştır…
Şimdi dönüp bugüne bakalım… Bizler de sevdiğimizi söylüyoruz ama O’na ne kadar benziyoruz?
Çünkü Peygamberimiz (s.a.v); ahlakta, merhamette, tevazuda eşsiz bir örnekti; yetimlere, kadınlara, çocuklara, hayvanlara karşı şefkatin zirvesiydi. O’nun hayası başkalarının kusurunu dile getirmeye izin vermezdi, merhameti insanlığın en saf hâliydi. Tevazusu öyle derindi ki hiçbir zaman kendisini üstün görmedi, intikam almadı, kırmadı, aşağılamadı…
İşte teslimiyet budur: sevdiğine benzemeye çalışmak.
“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için en güzel örnek vardır.” (Ahzâb, 21)
Ama bugün edep yoksa, hassasiyet yoksa, saygı yoksa o zaman sormak gerekir: Bu gerçekten teslimiyet mi, yoksa sadece alışkanlık mı?
Çünkü geçmişte bir insan sadece ayağını yanlış yöne uzattı diye kalbi sızlarken bugün bizler kalplerimizi yanlış yönlere uzatmış durumdayız. İşte asıl mesele burada… Ayakların yönü değil, kalbin yönü. Kalp nereye dönükse insan oraya aittir. Ve şimdi herkes kendi içine dönüp şu soruyu sormalı:
Benim kalbim gerçekten O’na mı dönük, yoksa sadece dilim mi O’nu anıyor?
Çünkü edep kaybolduğunda sevgi iddiaya dönüşür, teslimiyet kaybolduğunda ibadet alışkanlığa dönüşür ve kalp sustuğunda insan kendini kaybeder. Bugün hâlâ vakit var… duruşumuzu düzeltmek için, kalbimizi yönlendirmek için, sevgimizi edep ile yeniden inşa etmek için…
Unutmayalım: Bir gün herkesin niyeti ortaya çıkacak, herkesin yönü belli olacak ve o gün geldiğinde sözler değil, duruşumuz konuşacak.
Bu satırlar, başkasını değil; önce kendimizi sorgulamak içindir.
Filiz Şahin Çelik
Köşe Yazar