YEDİ YILIN GÖLGESİ

Bir mesajla başlayan korku, aklın sorgusuyla bozulan tuzak

Bir mesajla başlayan korku, aklın sorgusuyla bozulan tuzak Alisa, hayatının en güzel dönemlerinden birindeydi. Yıllardır biriktirdiği emeklerin karşılığını almaya başladığına inanıyordu. Akademik kariyerinin yeni bir basamağını daha çıkmış, doktoraya başlamıştı. Üniversitenin koridorlarında yürürken duyduğu heyecan, sadece yeni dersler öğrenmenin heyecanı değildi. Her ders, zihninde açılan yeni bir kapı; her kongre, düşüncelerini başka zihinlerle buluşturan yeni bir yoldu. Sorular sormayı seviyordu. Bir kavramın ardındaki anlamı araştırmayı, bir düşüncenin çelişkilerini ortaya çıkarmayı, görünmeyenin izini sürmeyi… Risk analiz uzmanıydı. Belirsizliğin içindeki tehlikeleri tanımaya, olayların sadece görünen yüzüyle yetinmemeye alışkındı. Bilirkişilik yapıyor, yılların mesleki birikimini değerlendirmelerine yansıtıyordu. Ona göre bir olay, sadece gerçekleşen şey değil gerçekleşmesine zemin hazırlayan koşullar, gözden kaçan işaretler ve henüz fark edilmeyen sonuçlar da olayın bir parçasıydı. Ailesi de onun dünyaya bakışını biçimlendiren güçlü bir zemindi. Devlette çalışanlar, askerler, polisler, öğretmenler, doktorlar… Kamu hizmetinin, disiplinin, emeğin ve sorumluluğun ne anlama geldiğini bilen insanlarla çevriliydi. Devletin kurumlarına, hukukun işleyişine ve mesleki ciddiyete duyduğu güven, çocukluğundan beri taşıdığı bir duyguydu. Babası hiçbir faturanın ödemesini son güne bırakmaz, “Devlete giden parayı bekletmeyin,” derdi. Her zaman planlı ve düzenli hareket eder, devletini çok severdi. Alisa hayatın bütün sorunlarının çözülebileceğine inanmıyordu belki ama sorunların usulüyle ele alınması gerektiğini biliyordu. Bir insanın suçlanması başka şeydi, suçlu olduğunun kanıtlanması başka. Bir iddia başka şeydi, kesinleşmiş bir mahkeme kararı başka. Bir telefon görüşmesi başka şeydi, hukuki bir tebligat başka. Bu ayrımları iyi biliyordu. Fakat insan, bildiklerinin sınandığı ana kadar bazı bilgilerin ne kadar derine yerleştiğini anlayamıyordu. Alisa da bunu henüz bilmiyordu. O günlerde hayat, önünde açılan yeni yolların heyecanıyla akıp gidiyordu. Ta ki telefonunun ekranında beliren o kısa mesaj, bütün zamanını tek bir ana sıkıştırana kadar. Saatin kaç olduğunu hatırlamıyordu. Telefonuna baktığında sıradan, hatta fazlasıyla resmî görünen bir mesajla karşılaştı; “Sayın ALİSA ÇİÇEK AKYOL, dosyanız işleme alınmıştır. Bilgi için irtibata geçiniz. KARABAY HUKUK 02169080810” Mesaj kısa, soğuk ve buyurgandı. Ne dosyanın konusu açıklanmıştı ne bir mahkeme adı belirtilmişti ne de hangi işlemden söz edildiği anlatılmıştı. Sadece adı, soyadı, bir hukuk bürosunun adı ve aranması istenen bir telefon numarası vardı. Alisa, hukuk alanında tanınan, gerçekte de var olan bir firmanın adını görünce mesajı ciddiye aldı. İnsan zihni bazen tehlikeyi, tanıdığı şeylerin arkasına gizlenmiş olarak aramaz. Bilinen bir kurumun adı, güvenilir görünen bir unvan, resmî bir hitap… Bunlar zihnin savunma duvarlarını sessizce alçaltabilir. İşte o da bu sebepten mesajdaki numarayı aradı. Karşısına çıkan ses kendinden emindi. Ne tereddüt ediyor ne de söyleyeceklerini tartmak zorunda kalıyor gibiydi. Sanki Alisa'nın hayatına ilişkin bütün gerçekler önündeki dosyada yazılıydı ve onun görevi sadece bu gerçekleri bildirmekti. Ardından o cümle geldi; “Kesinleşmiş hapis cezanız var, yedi yıl.” Alisa bir an konuşamadı, yedi yıl, dile kolay. İki kelime, bir sayı ve insanın zihninde aniden kararan koca bir gelecek… Az önce derslerini, kongreleri, araştırmalarını düşünen kadın, şimdi kendisini açıklayamadığı bir suçun ortasında bulmuştu. Birinin hayatına dışarıdan bakıldığında küçük görünen bir cümle, o hayatın içindeki bütün anlamları yerinden oynatabiliyordu. Yedi yıl hapis. Bu, sadece bir ceza süresi değildi. Doktorasının yarıda kalması, yıllardır emek verdiği çalışmaların kesintiye uğraması demekti. Ailesinin yüzüne hangi duyguyla bakacağını düşünmek, mesleki itibarının zarar görmesinden korkmak, tanıdığı insanların ne düşüneceğini hesaplamak demekti. Daha da kötüsü, insanın kendisine sormaya başladığı o ürkütücü soruydu: “Ben ne yaptım?” Alisa hafızasını yokladı. Bir suç işlemiş miydi? Hakkında açılmış bir davadan haberi var mıydı? Herhangi bir mahkemeden kendisine ulaşan resmî bir bildirim olmuş muydu? Hayır. Bildiği hiçbir şey, duyduğu bu iddiayla örtüşmüyordu. Fakat telefondaki sesin kesinliği, insanın kendi hafızasından bile kuşku duymasına neden olabilecek kadar güçlüydü. “Yedi yıl mı?” diye sordu. “Evet, hanımefendi. Karar kesinleşmiş, hakkınızda yakalama emri çıkarılmış.” Ses, korkunun üzerine bir kat daha ekliyordu. Sanki ilk cümle yeterince ağır değilmiş gibi, şimdi de zamanın daraldığı söyleniyordu. Alisa'nın kalbi hızlandı, avuçlarının içi terledi. Düşünceleri birbirine karışırken mesleki alışkanlığı onu bütünüyle teslim olmaktan alıkoydu. “Ben bilirkişiyim,” dedi. “Ailemde polisler, askerler var. Teşkilatı arayayım, durumu öğreneyim. Eğer gerçekten böyle bir dosya varsa hukuki yoluyla hareket ederiz. Gerekirse en yakın karakola gider teslim olurum.” Bu sözleri söylerken henüz gerçeği bilmiyordu. Sadece bildiği dünyaya tutunmaya çalışıyordu. Karşısındaki kişi ise onun bu cümlesinde bir fırsat görmüş olmalıydı. Çünkü korkutmak tek başına yeterli değildi, korkunun yönünü de belirlemek gerekiyordu. Telefondaki kişi, kendisini avukat olarak tanıtıyordu. Alisa'ya bir internet sayfasına girmesini söyledi. Arama motoruna “Cumhuriyet başsavcısı uzlaşma” yazmasını istedi. Sonra çıkan sayfadaki yönlendirmeleri takip etmesini söyledi. Alisa ekrana baktı. İnternetteki bir bağlantı, onu resmî bir işlem yapıyormuş hissine sürüklüyordu. Sayfanın görüntüsü, kullandığı kelimeler ve karşısındaki kişinin yönlendirmeleri, zihnindeki kuşkuları yatıştırmak yerine onları daha karmaşık hâle getiriyordu. İstenen yere Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasını yazdı. Ekranda adına düzenlenmiş olduğu söylenen bir tutanak belirdi. Alisa'nın gözleri satırların üzerinde gezinirken evrakta İstanbul Adliyesi yazıyordu. İstanbul… Oysa yaşadığı hayatın, günlük işlerinin ve mesleki faaliyetlerinin içinde bu dosyayı açıklayabilecek bir durum yoktu. “Bu evrak neden İstanbul Adliyesi'nden?” diye sordu. Karşıdaki ses, hiç beklemeden cevap verdi: “Yasaklı sitelere bu adliye bakıyor.” Alisa duraksadı ve “Ne yasaklı sitesi?” diye panikle sorunca “Ücretsiz maç izlemişsiniz,” cevabı karşısında bir an, duyduğu cümlenin ne anlama geldiğini kavrayamadı. Sanki konuşma, gerçek dünyanın kurallarından çıkmış, kendi içinde mantıklı görünmeye çalışan tuhaf bir sahneye dönüşmüştü. “Ben milli maç bile izlemem yasaklı biçimde,” dedi. Karşıdaki kişi hemen yeni bir ihtimal ortaya attı; “O zaman film izlemişsinizdir,” Alisa yine “Hayır, izlemedim,” deyince “Telefonunuzdan başkası girmiş olabilir,” Alisa cevap vermeye çalıştı ama adam bu kez başka bir ihtimali öne sürdü; “Bir şey izlerken ekrana açılan bir pencereye yanlışlıkla tıklamış olabilirsiniz.” Her itirazın ardından yeni bir suçlama, her açıklamanın ardından başka bir ihtimal… Bir iddia çürütüldüğünde ortadan kalkmıyor, sadece biçim değiştiriyordu. Alisa, risk analizinde öğrendiği temel bir gerçeği hatırladı; bir açıklama, her sonuca uyacak şekilde sürekli değiştiriliyorsa, ortada doğrulanabilir bir açıklama bulunmayabilir. Fakat korku, insanın zihnini her zaman berraklaştırmıyordu. Bir yandan konuşulanları anlamaya çalışıyor, diğer yandan ekranındaki belgeye bakıyordu. Kendi adı yazılıydı. İstanbul Adliyesi ibaresi vardı. Bir tutanak olduğu söyleniyordu. İnsan, kendi adını taşıyan bir belgenin karşısında neden bu kadar savunmasız hissederdi? Çünkü isim, sadece bir kelime değildir. İnsan için kimliktir, geçmişidir, itibarıdır. Kendi adıyla ilişkilendirilen bir suçlama, sadece hukuki bir tehdit değil, benliğine yönelmiş bir saldırı gibi hissedilebilir. Alisa'nın önünde bir belge vardı. Ama belgenin gerçekliği, üzerindeki kelimelerin ciddiyetiyle kanıtlanmış değildi. Bunu da biliyordu. Yine de korku, bilgiden daha hızlı hareket ediyordu. Kendini toparlayıp e devlete baktı hızla. Ardından “Peki, neden doğrudan e-Devlet'e girdiğimde böyle bir dosya görünmüyor?” diye sordu. Karşıdaki kişi, kendinden emin ses tonunu korudu; “Yasaklı sitelerin davaları E-Devlet sistemine düşmüyor, bu bağlantıdan girince evrak çıkıyor.” Alisa ekrana yeniden baktı. Bir tarafta e-Devlet'e benzeyen bir sayfa, diğer tarafta kendi adıyla ilişkilendirilen bir tutanak… Ama doğrudan resmî sisteme girdiğinde karşısına çıkan bir dosya yoktu. Bir internet bağlantısının gösterdiği ekranla resmî sistemdeki kayıt arasındaki çelişki, zihninde giderek büyüyordu. Devamı Haftaya
Benzer Videolar