15 Haziran 2026 Pazartesi
İşgal Gazze'de soykırımını sürdürüyor, şehit sayısı 4 bin 385'e yükseldi
HER YAŞAM DENEYİMİ BİZLERİN AKIL YOLUNA IŞIKTIR
Ücretsiz Wi-Fi Sekiz Noktada Hizmette
ALKAYIŞ VE YAKLAŞAN SEÇİMLER
ATSO Seçimleri Bugün Yapılacak
GÖLGE SAVAŞLARI- DEPREMLER, YANGINLAR, FELAKETLER
6 Şubat sabahı Adıyaman, sadece binalarını değil; güvenini, düzenini ve toplumsal hafızasını da kaybetti. O gün yaşanan yıkım, bir şehirde fiziksel sınırları değil, insan ilişkilerinin temelini de sarstı.
Bugün şehir yeniden inşa ediliyor. Dev konutlar yükseliyor, yeni yaşam alanları oluşturuluyor, yollar açılıyor, altyapılar yenileniyor. Kâğıt üzerinde bakıldığında Adıyaman toparlanıyor, hatta hızla “normale dönüyor” denebilir.
Ama sokakta görünen gerçek, kâğıt üzerindeki tabloyla birebir örtüşmüyor.
Çünkü şehir inşa edilirken insan yeniden inşa edilmiyor. Betonlar yükseliyor ama toplumun iç dengesi aynı hızla onarılmıyor. Aksine, deprem sonrası oluşan boşlukta başka bir yıkım sessizce büyüyor; ahlaki çözülme.
Bugün Adıyaman’da en çok konuşulan meselelerden biri artık sadece fiziksel yaralar değil; güvensizlik, fırsatçılık, çıkar ilişkileri ve giderek derinleşen etik erozyon. İnsanlar birbirine daha temkinli, daha mesafeli ve çoğu zaman daha şüpheci bakıyor. Çünkü yaşanan süreç, toplumsal güveni derinden aşındırdı.
Bir yanda “yardımlaşma” söylemleri, diğer yanda çıkar hesapları…
Bir yanda “birlik ve beraberlik” çağrıları, diğer yanda küçük menfaatler uğruna zedelenen ilişkiler…
Bu çelişki artık görmezden gelinemeyecek kadar belirgin.
Camiler doluyor, insanlar ibadete yöneliyor, manevi bir arayış yükseliyor. Ancak asıl sorun tam da burada ortaya çıkıyor: İnanç dili güçlenirken, günlük hayatın ahlaki karşılığı aynı ölçüde yükselmiyor.
Eğer bir toplumda söz ile eylem arasındaki mesafe açılıyorsa, orada sadece bireysel değil, derin bir toplumsal kırılma vardır.
Deprem binaları yıktı; bu artık tartışmasız bir gerçek. Ama asıl büyük sınav, depremden sonra başladı. Ve bu sınav hâlâ devam ediyor.
Bugün Adıyaman’da yükselen konutlar, yeniden kurulan sokaklar, açılan yeni yaşam alanları elbette kıymetli. Ancak daha kritik bir soru hâlâ ortada duruyor ve yeterince sorulmuyor:
Bu şehir sadece yeniden mi yapılıyor, yoksa gerçekten yeniden mi kuruluyor?
Çünkü bir şehir, sadece taşla, betonla ve demirle değil; adaletle, güvenle ve vicdanla ayakta kalır.
Ve eğer bunlar zayıflıyorsa, yükselen binalar yalnızca yeni bir sessizliğin üzerini örter.
Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabetlerimel…
Bilal KARADAĞ
[email protected]
Bayramlar aslında bir umut zamanıdır. Ailelerin buluştuğu, yolların insanları sevdiklerine ulaştırdığı, hasretin sona erdiği günler… Ama ne yazık ki her bayramın ardından hafızamıza kazınan şeyler değişmiyor: siren sesleri, yaralı haberleri ve yarım kalan yolculuklar.
Adıyaman’da 9 günlük Kurban Bayramı tatilinde sürücülere yaklaşık 9 milyon TL trafik cezası kesildiği iddiası, rakam olarak bile soğuk ve sert bir tabloyu gösteriyor. Ancak asıl mesele bu rakam değil; bu rakamın arkasındaki insan hikâyeleri.
Çünkü trafik sadece ceza makbuzlarından ibaret değildir. Her ihlalin ardında bir risk, her riskin ardında da bir hayat vardır.
Bir yolda aşırı hız yapan bir aracın içinde belki bayram sevincine yetişmeye çalışan bir aile…
Emniyet kemeri takılmadığı için saniyeler içinde değişen bir hayat…
Dikkatsizlik yüzünden bir anda yarım kalan bir bayram ziyareti…
Bayram tatillerinde artan trafik yoğunluğu, çoğu zaman küçük hataların büyük bedellere dönüşmesine neden olur. Ve ne yazık ki bu bedel çoğu zaman geri dönüşü olmayan kayıplarla ödenir.
Cezalar elbette yazılacak, denetimler elbette yapılacak. Ancak hiçbir ceza, kaybedilen bir canın yerini dolduramaz. Hiçbir rakam, bir annenin evladına, bir çocuğun babasına, bir ailenin sevdiklerine kavuşamamasının acısını hafifletmez.
Belki de en çok şunu hatırlamak gerekiyor:
Trafikte kaybedilen her saniye, aslında bir hayatın kaderini değiştirebilir.
Bu yüzden mesele sadece “ne kadar ceza yazıldı” değil…
Asıl mesele, kaç hayatın kurtarılabildiği olmalı.
Ve her bayramdan sonra aynı cümleyi tekrar etmek zorunda kalmamak için artık şunu sormalıyız:
Yollar bizi sevdiklerimize mi ulaştırıyor, yoksa onlardan mı ayırıyor?
Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle…
Bilal KARADAĞ
[email protected]
Bazı şehirler vardır; haritada yerleri sabittir ama hafızada sürekli yer değiştirir. Adıyaman da onlardan biri. Bir sabah uyanırsınız ve bildiğiniz sokaklar, tanıdığınız yüzler, alıştığınız sesler bir anda başka bir zamana çekilmiş gibi olur. Deprem, sadece binaları değil; zamanın akışını da kırar.
Adıyaman bu kırılmanın en ağır hissedildiği yerlerden biri oldu. Sokakların sessizliği, enkazların ağırlığı ve yarım kalan hayatların hikâyeleri, şehrin üzerine bir örtü gibi çöktü. O gün yaşanan sarsıntı, aslında sadece yerin değil; insanın iç dünyasının da çatladığı bir andı.
2023 Kahramanmaraş depremleri, Türkiye’nin hafızasında derin bir iz bıraktı. Ama bu iz, en çok da yakınını kaybedenlerin kalbinde, evini kaybedenlerin gözlerinde ve yeniden başlamak zorunda kalanların sessizliğinde büyüdü. Adıyaman’da her yıkılan bina, bir yaşamın yarım kalmış cümlesi gibi kaldı.
Bugün şehirde yeniden bir kurulum var. Yeni binalar yükseliyor, yollar açılıyor, hayat yavaş yavaş kendi ritmini arıyor. Fakat deprem sonrası hayat, hiçbir zaman eski hayat olmuyor. Çünkü geriye sadece beton değil; hatıralar, eksiklikler ve suskunluklar da kalıyor.
Bir çocuğun oyuncağını enkazdan çıkaran bir el, bir annenin sessizce tuttuğu fotoğraf, bir babanın uzun uzun boşluğa bakışı… Bunlar artık bu şehrin görünmeyen manzaraları. Resmî raporlara girmeyen ama hafızaya kazınan gerçekler.
Yeniden inşa sadece duvarlarla yapılmıyor. İnsanların yeniden güven duyması, geceleri uyuyabilmesi, bir sarsıntı hissettiğinde panik olmadan oturabilmesi… Bunların hepsi, fiziksel inşaat kadar önemli. Çünkü en zor onarım, insanın içindeki kırığın onarımıdır.
Adıyaman bugün bir yandan yükseliyor, bir yandan hatırlıyor. İkisi aynı anda yürüyor. Yeni yapılan her bina, eski bir hatıranın yanına dikiliyor. Ve şehir, sanki kendi kendine şunu soruyor: “Ben şimdi nereden devam etmeliyim?”
Belki de en doğru cevap, geçmişi unutmadan ama onun içinde de kaybolmadan yürümekte. Çünkü bazı acılar silinmez; sadece insan onlarla yaşamayı öğrenir.
Ve Adıyaman, tam da bunu yapıyor: unutmadan yeniden doğmaya çalışıyor.
Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle…
Bilal KARADAĞ
[email protected]
Sayılı günler ne çabuk geçiyor?
Yine bir Ramazan-ı Şerif’in daha sonuna doğru gelmiş bulunmaktayız.
Ayrılıklardan, aykırılıklardan şikâyet ediyoruz.
Irk, renk, dil ve etnik farklılıkların kavgaları veriliyor. Ama Ramazan ayında veya Cuma namazı vaktinde biraz önce ayrılık münakaşası yapanlar, aynı anda sahur ve iftar yapıyor, aynı safta namaz kılıyorlar.
Ramazan vesilesiyle bugün seher vaktinde bulunduğunuz köy veya şehre uzaktan bakma imkânınız olursa, eminim yerleşim yerlerini papatya tarlası gibi göreceksiniz.
Top ve davul sesleriyle uyanan mü’minlerin gönüllerindeki imanın ışığıyla nasıl uyandıklarına, evlerini nasıl ışıttıklarına şahit olursunuz.
Maşallah davullar Ramazan’ın ilk gününden beri seferberlik ilan eder gibi çaldılar.
Nefsimizin hoşlandığı şeyler bizleri esir alamadı oruçta.
Çayın, sigaranın, yemeğin, şehvetin esiri olmadı oruçlular.
Mü’minler; yalnız ve yalnız Allah’ın kulu olduğunu ortaya koymak ve bunu yedi iklim-i cihana duyurmak üzere tuttu Ramazan orucunu.
Sahur yemeğiyle birlikte iftar saatine kadar tabiri caiz ise sabır taşını yutuyorduk.
Ekonomik sıkıntıların tehdidi ile bizi yıldırmaya çalışanlara, “Biz kendi helal kazancımızın bile esiri değiliz. Senede bir ay kendimize ambargo uyguluyoruz. Bizi korkutamazsınız. Dokuz günlük yiyeceğini bir günde tüketenler için geçerli olan tehdidiniz bize geçerli değildir” mesajını verdik bu ayda.
Ramazan’da hasta ve misafir olmayan, ergenlik çağına gelmiş, aklı başındaki insanlarımızın yüzde doksanı oruç tuttu.
Kuşkusuz milli birliğimizi bile sağlayan muazzam bir duygudur bu.
Hiç bir parti, vakıf, dernek, kurum veya kuruluşun bu rakamı yakalayamayacağı kesindir.
Ramazan ayını değerli hale getiren ve bu ayda nazil olan Kur’an-ı Kerim’i çokça hem de kana kana okudu mü’minler.
Ramazan ile birlikte ekonomiye bile bir canlılığın geldiğine hepimiz şahit olduk.
Yiyecek maddeleri köylerden şehirlere akın ederken, paralar da zenginlerin kasalarından fakirlerin keselerine doğru akın etti.
Zekât, sadaka, fitre vs. adı altında fakirlere verilenlerin haddi hesabı görülmedi.
İftar vakti yaklaşırken, sofra kurulmuş olmasına rağmen el uzatılamıyordu; çünkü milyonlarca mü’minin kulağı minareden, radyodan veya televizyondan gelecek olan “Alah’u Ekber” sesindeydi.
İnanın dünyada hiçbir güç, cumhurbaşkanıyla çobanı, generalle eri, işverenle işçiyi, rektörle öğrenciyi, vs. milyonlarca insanı, aynı anda bir işe başlatamaz.
Ama bu mükemmel organizasyon her yıl oruçta bir ay boyunca sağlanıyor.
Bir zamanlar, bir vesile ile samimi olduğum bir polis memuruna; “hangi gün ve aylarda suç işleme oranı azalır” diye sormuştum.
Memur arkadaş; “günlerden Cuma günü, aylardan Ramazan ayı en az suç işlenen zamanlardır” diye cevap vermişti.
Bugünden itibaren bu sene oruç tutmayan dostlarımızla ilgilenelim, gelecek sene oruç tutmasını ve bu güçlü birliğe katılmasını sağlayalım bence.
Biz bütün günlerin ve ayların hakkının verilmesini istiyoruz.
Ayrıca bütün ayları Muharrem ayı ve her yeri Kerbela yapmak isteyenlere fırsat vermeyelim.
Nice Ramazan aylarına kavuşmak dileği ile…
Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle…
Bilal KARADAĞ
[email protected]

Aylardan Kasım olunca, hayatın rengi değişiyor. Çünkü hayat böyledir. Şimdi sararmış yapraklarla bezenmiş bir dünyayı tefekkür etme imkânımız doğuyor.
Vakit erişiyor. Vade doluyor. Kasım ayı da diğer aylar gibi hızla ilerliyor. Hayatın içinde bütün bunlar, bir geliş ve gidişin içindeki lazım olan enstrümanlarıdır.
Bunlar elbette lazım, çünkü bunlarsız hayatın kendisi, kendini devam ettiremez.
Yaprakların sararması bile başlı başına müthiş bir olay. Durup dururken sarartmıyor kendilerini. Bir oluşmanın kaçınılmaz halidir bu. Muhakkak bir nedene dayanmakta, boşu boşuna olmuş bir şey değildir.
Yaprakların büyük ekseriyeti daha dallarındayken sararıyor. Yani kendi evrelerini, kendi evlerinde tamamlıyor. Böylece bir hazırlığın içine giriyor, sonradan döküyor kendilerini toprağın kara bağrına.
Evet, “Topraktan geldik, toprağa gireceğiz” meseli bir kez daha böylece kanıtlanmış oluyor.
Yani emri ilahi bir defa daha tecelli ediyor gözümüzün önünde. Bunu ağaçların, bitkilerin hayatından açıkça müşahede etmekteyiz.
Bu tabii seyrini sürdürmekte olan olayda ağaçların pozisyonu değişik oluyor. Örneğin çınar yapraklarının sararıp solması ile incir yaprağının sararıp solması aşamasında farklılıklar mevcut.
Çınar yaprağı kendini hemen hemen tümüyle sarartırken, incir yaprağı öyle yapmıyor; incir yaprağı, sanki sevgiliye gönderilen kenarı yakılmış bir aşk mektubu gibi kenarından kendini karartıp, büzüştürüp toprağa bırakıyor…
Çınar ağacı, altında sararmış hışırtılarla bilinirken, incir ağacı yere düşmüş yarısından fazlası yeşil kalmış yapraklarla kendini ortaya koyuyor. Bu bana biraz inat ediyor gibi geldi ama sonradan akıl ettim ki, incir ağacının fıtratı böyledir. İncirin insana ne kadar faydalı olduğunu da unutmamalıyız.
Bahçemizdeki erik ağacının yaprakları, bu mevsimde huruç hareketi yaparcasına kalabalık bir şekilde yere düşmesi, hayrete düşürüyor beni. Onlar da tümüyle kendilerini sarartmış.
Bunu can eriği olarak tesmiye edilen erik cinsi için söylüyorum. Yoksa biraz ilersinde mor yapraklarıyla arzı endam eden diğer mor renkli meyve veren erik ağacı ise hala direniyor hayata. Belli ki ömrünü uzatmak istiyor.
Ölümden korkuyor desem değil, çünkü er veya geç solacağını o da biliyordur. Demek ki onun da fıtratı böyleymiş.
Okul bahçesinde çocuklar cıvıldayarak, hışırtılar çıkartan sararmış yapraklara basıp oynuyor. Zaman zaman da ayaklarıyla yaprak kümelerini havalandırıp koşuşturuyorlar. Sararmış yapraklarla minik çocukların nasıl hayatın vazgeçilmez gerçeğini sergilediklerini temaşa etmek de bana düşüyor sanki.
Ömrünü nihayete erdirmiş ve sararmış yaprakların apaçık görüntüler sunan ahvali, yani yaprak dökümleri hüzün veriyor bana. Bu hüznü farkına vararak yaşamak önemlidir elbet. Tıpkı hayat gibi.
Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle…
Bilal KARADAĞ
[email protected]
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.