• HABERLER
  • SERVİS 1
  • SERVİS 3
  • FİNANSİF
  • İNTERAKTİF
  • HESAP
  • DİĞER
Cengiz Halil Çiçek

Cengiz Halil Çiçek

20 Ağustos 2026 Perşembe

HINCAL ULUÇ’TAN: GAZETECİLİĞİN İKİ “M”Sİ

HINCAL ULUÇ’TAN: GAZETECİLİĞİN İKİ “M”Sİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu olayı iki kez yaşadım. İlki, Türker İnanoğlu’nun açtığı iletişim okulunda; ikincisi ise Erol Simavi’nin, Hürriyet’e kurum içinde gazeteci yetiştirmek amacıyla düzenlediği Gazetecilik Semineri’nde…

Türker Ağabey de, Erol Bey de yakın dostlarımdı. İkisi de kapanış konuşmasını yapmam için beni davet etti. Gittim.

Sınıfa girdim.

“Merhaba.” dedim.

Doğruca tahtaya yürüdüm ve yan yana iki büyük M harfi yazdım. Sonra öğrencilere döndüm:

“Arkadaşlar,” dedim, “ben konferans vermeyi sevmem. Bernard Shaw’ın bir sözü vardır: ‘Konferans dinleyenlere tahammül edemem.’ Hatta bu yüzden yüksek ücretli konferans tekliflerini bile geri çevirirmiş. Ben de biraz öyleyim.

Sezonun sonuna geldik. İçinizde kalan bir soru varsa sorun; karşılıklı konuşalım.”

Sormaya başladılar.

Ben de tek tek cevapladım.

Derken süre doldu, zil çaldı.

“Artık veda zamanı geldi çocuklar.” dedim. “Size bir tavsiyem var: Buradan çıkar çıkmaz kendinize başka bir meslek bulun. Çünkü hiçbiriniz gazeteci olamazsınız.”

Sınıf buz kesti.

Sessizliği bir öğrenci bozdu:

“Niçin?”

“Girer girmez, size tek kelime etmeden tahtaya iki M harfi yazdım. Sonra da ‘İstediğiniz her şeyi sorun.’ dedim. Zil çalana kadar bana onlarca soru sordunuz. Ama hiçbiriniz, ‘Hıncal Ağabey, o iki M neyi ifade ediyor? Neden yazdınız?’ diye sormadınız.

Oysa o iki M, gazeteciliğin temelidir.

Birinci M, Meraktır.

İkinci M, Matematiktir.

Merak etmeyen gazeteci olamaz. Çünkü gazetecilik, insanların merak ettiklerini araştırıp anlatma mesleğidir. Sen merak etmiyorsan, toplumun neyi merak ettiğini nasıl anlayacaksın?

Matematik ise yalnızca sayılar değildir; mantık, kurgu ve tutarlılıktır. Bir haber, ilk cümlesinden son noktasına kadar sağlam bir mantık örgüsü içinde ilerlemelidir. Çelişkiye düşmemeli, akışı bozulmamalı, okuru yanıltmamalıdır.

İçinizden o iki M’nin anlamını merak eden tek bir kişi bile çıkmadı…

Hepinize başarılar dilerim.”

Devamını Oku

BATAKLIKTA EN GÜZEL GÜL OLSAN NEYE YARAR?

BATAKLIKTA EN GÜZEL GÜL OLSAN NEYE YARAR?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Önemli olan, gülistanın en güzel gülü olmaktır.
Zaman zaman insanlar, başarılı olanlara ya da başarılı zannettiklerine yakın olmak, onları memnun etmek veya sempatik görünmek için “Çok başarılısınız” derler.
Bana da söylendiğinde, ister istemez birkaç soru sorarım:
Başarımı değerlendirecek yetkinlikte mi?
Gerçekten başarılı mıyım?
Başarılıysam bile içinde bulunduğum yaşam ve çalışma alanı bu başarıyı destekleyecek nitelikte mi?
Ve peş peşe başka sorular…
Çünkü başarı, yalnızca kendinizi nasıl gördüğünüzle ya da çevrenizdekilerin size ne söylediğiyle ölçülebilecek bir şey değildir.
Başarının anlam kazanması için, onu değerlendirebilecek bir ortam, karşılaştırılabilecek ölçütler ve aynı alanda mücadele eden nitelikli insanlar gerekir.
Şöyle düşünün:
Bataklıkta açan çok güzel, hatta şimdiye kadar görülen en güzel gül olabilirsiniz.
Peki neye yarar?
Bataklıkta açan o gül, bulunduğu ortama ne katabilir?
Onu kim görebilir?
Kim koklayabilir?
Kokusu acaba gül kokusu mu olacak?
Bataklıkta tek gül olmak, en güzel gül olmak anlamına gelmez. Çünkü alternatifiniz yoktur. Kıyaslayabileceğiniz başka bir gül bulunmadığında, “en güzel” demenin de gerçek bir anlamı kalmaz.
Alternatifiniz olmadığı için, bulunduğunuz ortamda güzel kabul edilmeniz kolaydır; ama bu, başka güller arasında da en güzel olduğunuz anlamına gelmez.
Önemli olan bataklığın en güzel gülü olmak değil, gülistanın en güzel güllerinden biri olabilmektir.
Çünkü gülistanda rekabet vardır.
Eşitler arasında tercih vardır.
Nitelik vardır.
Kıyas vardır.
Ve sonunda, Kenan Doğulu’nun şarkısındaki o güzel ifadede olduğu gibi:
“Güzeller içinden bir seni seçtim.”
Asıl başarı, seçilebilecek kadar güzel olmak değil; güzeller arasından seçilmeyi hak edecek bir değer ortaya koyabilmektir.
Benim için başarı biraz da budur:
Bataklıkta tek gül olmak değil, gülistanda fark yaratabilmek…

Cengiz Halil ÇİÇEK 

Gazeteci Yazar

Devamını Oku

GİDEN GİDİYOR, ANILARI DİRİ TUTMALIYIZ

GİDEN GİDİYOR, ANILARI DİRİ TUTMALIYIZ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Cüsseli yapısından dolayı çocukluğumuzda “Goca Dayı” diye seslendiğimiz dayım Yusuf Çetin’i, vefatının 10. yılında rahmet ve özlemle anıyorum.

Akçadağ Köy Enstitüsü mezunu olan dayım; ilkokul, ortaokul ve lise öğretmenliği yaptı, ardından Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü görevinde bulundu.

Ben de Gaziantep Devrim Ortaokulu’nda açılan yaz okullarında iki yıl boyunca kendisinden ders alma ayrıcalığını yaşadım. Bugün geriye dönüp baktığımda, o yılların bana kazandırdıklarının değerini daha iyi anlıyorum.
5 Haziran 1977 tarihinde Adıyaman Senatörü olarak seçilen dayım, 12 Eylül 1980’de parlamentonun kapatılmasının ardından yaşamını Ankara’da sürdürdü. Tedavi gördüğü hastanede, 1 Ağustos 2016 tarihinde aramızdan ayrıldı.
Öğrencilerinin, meslektaşlarının ve kendisini tanıyan herkesin büyük saygı duyduğu; ailemizin “Ulu Çınarı” olarak gördüğümüz kıymetli dayıma Allah’tan rahmet diliyorum. Başta ailemiz olmak üzere onu sevgi, saygı ve minnetle anan herkese sabır ve başsağlığı temenni ediyorum.

Yusuf Çetin
(1927, Besni / Adıyaman – 1 Ağustos 2016, Ankara)
Akçadağ Köy Enstitüsü ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü mezunudur.
Meslek hayatı boyunca Ankara Atatürk Lisesi, Kahramanmaraş Lisesi, Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi, Adıyaman Lisesi ve Gaziantep Devrim Ortaokulu’nda öğretmen olarak görev yaptı.
Daha sonra Gaziantep Halk Eğitimi Başkanlığı, Gaziantep Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü, Gaziantep İsmet Paşa Lisesi Öğretmenliği ve Gaziantep Merkez Ortaokulu Öğretmenliği görevlerinde bulundu.
5 Haziran 1977 tarihinde Adıyaman Senatörü seçildi. Parlamentonun kapatılmasının ardından Ankara’da yaşamını sürdürdü ve 1 Ağustos 2016 tarihinde tedavi gördüğü hastanede vefat etti.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun. Unutulmadı, unutulmayacak…

Cengiz Halil ÇİÇEK







Devamını Oku

DEĞERİNİ KENDİSİNİN BİLMEDİĞİ BİR DEĞERİMİZDİ

DEĞERİNİ KENDİSİNİN BİLMEDİĞİ BİR DEĞERİMİZDİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

İki yıl önce, 20 Temmuz 2024’te, Atilla Karaduman ağabeyin vefat ettiğini duyduğumda, “Güne dört kelimeden oluşan ‘ATİLLA KARADUMAN VEFAT ETTİ’ haberiyle uyanmak, en azından aynı dönemi hissederek yaşamış insanlar için çok acı. Bizim kuşağın gazetecileri için rol model Atilla Ağabeydi. İçim yandı; 38 yıl öncesinin anıları film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.” demiştim.

Aradan iki yıl geçti. Hâlâ aynı duyguları yaşıyorum. Hatta aynı mesleği paylaşmanın gururunu yaşaması gerekenlerin cenaze namazına ve mezarlığa gelmemeleri, dahası duayen bir gazetecinin vefatını kendi gazetelerinde haber dahi yapmamaları beni daha da derinden yaralamıştı. O gün yakınlarıma, “Ben öldüğümde basın camiasından kimsenin geleceğini aklınızdan bile geçirmeyin. Siz ve beni ben olduğum için seven dostlarım yeter.” diye söylemiştim.

Ne yazık ki artık cenazelere katılanların önemli bir bölümü, geride kalanların siyasi, ekonomik ya da bürokratik gücüne göre tavır alıyor. O güç yoksa, vefat eden kişi uzayda yeni bir gezegen keşfetmiş olsa bile pek önemsenmiyor.

Atilla Ağabey ile 1986 yılında Yeni Gazete’de çalışırken tanıştık. 1987 yılında ise Hürriyet Caddesi Söylemez İşhanı’nın üçüncü katında, ben Anadolu Ajansı’nda, o da Milliyet Gazetesi’nde görev yapıyordu. Büro komşusuyduk. Milliyet bürosunda çalışanlardan merhum Kemal Bağcı, merhum Abdullah Babat, Bülent Çulcuoğlu, Nihat Düzgün ve Ahmet Buğahan bugün de zihnimde capcanlı duruyor.

“Büro komşusu” demek aslında eksik kalır. Haber dışında neredeyse her anımız birlikte geçerdi. Ama haber paylaşımı, gazetecilik mesleğinde büyük ayıp sayılırdı. Kimse kimsenin haberini istemez, kendi gazetesine taşımaya kalkışmazdı. O yıllarda gerçekten gazetecilik yapılırdı. Haber atlama ve haber atlatma heyecanı yaşanırdı.

Acı da oldu, tatlı da… Milliyet’te Atilla Ağabey ve Kemal Bağcı birlikte çalışıyordu. Kemal Bağcı’nın yeğeni de büroda temizlik işleriyle ilgilenirdi. Bir gün rahmetli Kemal’i kastederek, “O şerefsiz nerede?” diye seslenince yeğeni hiç düşünmeden, “Hangisi?” diye cevap vermişti. Atilla Ağabey bunu duyunca uzun süre gülme krizine girmişti.

Atilla Ağabey; giyimiyle, özenli Türkçesiyle, haber yazımındaki ustalığıyla ve haber takibindeki titizliğiyle gazeteciliği meslek edinmek isteyenler için gerçek bir rol modeldi. En azından benim için öyleydi. Milliyet’in gerçekten Milliyet olduğu yıllarda çok değerli haberlere imza attı. İmrenilen bir gazetenin, saygıyla takip edilen temsilcilerinden biriydi.

Ne yazık ki güzel günler kalıcı olmuyor. Bildiğim bir şey var: Atilla Ağabey, hayatına dokunduğu insanların zor zamanlarında yanlarında olabilmek için elinden geleni yapardı. Daha fazlasını yapabilir miydi? Bunu bilemem.

Son yıllarını Balıkesir ile Gaziantep arasında geçirdi. Son gidiş, son dönüş… Ve iki yıl önce film bitti.

Yazılacak, anlatılacak o kadar çok anı var ki… Ama kim umursar, kim okur? Kim, kim olduğunu merak eder? Bunu da bilmiyorum.

Atilla Karaduman, değerini kendisinin bilmediği değerlerimizden biriydi.

Ailesinin ve kıymetini bilen dostlarının başı sağ olsun.

Çok üzgünüm.

Üzüntüm hâlâ dinmedi.

Cengiz Halil ÇİÇEK

Gazeteci Yazar

Devamını Oku

KELİMELERİ DEĞERSİZLEŞTİRMEYELİM

KELİMELERİ DEĞERSİZLEŞTİRMEYELİM
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir kelime, yanlış yerde kullanıldığında yalnızca anlamını değil, taşıdığı kültürü de yitirir. “Ekmeğini yedim” sözü de son yıllarda bu kaderi yaşayan ifadelerden biridir.

Kamu ya da özel sektörde çalışan birçok kişi, görev yaptığı kurumdan veya işverenden söz ederken, “Ekmeğini yedim” der. Bazı yöneticiler de aynı anlayışla, “Ekmek verdim” ifadesini kullanır.

Oysa bu sözlerin asıl anlamı, çalışma hayatındaki ücret ilişkisini değil; insanî ve ahlaki ilişkileri anlatır.

“Ekmeğinizi yedim” sözü, bir insanın kapısını açtığı, sofrasını paylaştığı, zor zamanında yanında olduğu, hiçbir karşılık beklemeden himaye ettiği kişi tarafından söylendiğinde gerçek anlamını bulur. Buradaki “ekmek”, maaşın değil; paylaşılmış hayatın, vefanın ve gönül borcunun sembolüdür.

Bu nedenle sözün doğal zemini iş sözleşmesi değil, insanî ilişkilerdir.

Buna rağmen, çoğu zaman alışkanlıkla çalışanlar “Ekmeğinizi yedim” derken, işverenler de “Ekmek verdim” diyebilmektedir. Böylece emeğin karşılığı olan ücret, farkında olmadan bir lütuf gibi algılanabilmektedir.

Oysa çalışma hayatının temelinde karşılıksız iyilik değil, karşılıklı hak ve sorumluluk vardır.

Çalışan zamanını, bilgisini, emeğini ve üretimini ortaya koyar; işveren ise bunun karşılığı olan ücreti öder. Bir tarafın diğerine lütufta bulunduğu değil, iki tarafın birbirine değer kattığı bir ilişki söz konusudur.

Çalışan ekmeğini işverenden değil, emeğinden kazanır. İşveren de kazancını, sermayesiyle birlikte çalışanların emeğinin oluşturduğu ortak değer sayesinde elde eder. İşletmenin başarısı, sermaye ile emeğin birlikte üretmesinin sonucudur.

Bu nedenle ekonomik ilişkide biri “ekmek veren”, diğeri “ekmek yiyen” değildir.

Elbette bir çalışan, yıllarını verdiği kurumunu sevgi ve saygıyla anabilir. Ancak bunu ifade etmenin daha doğru yolları vardır:

* “Sizinle çalışma fırsatı buldum.”
* “Birlikte çalıştık.”
* “Bu kurumda emeğimin karşılığını aldım.”
* “Geçimimi bu kurumdan sağladım.”

Buna karşılık “Ekmeğinizi yedim” sözü, “Hayatımın bir döneminde sizinle çalıştım; bunun hatırını inkâr etmem” anlamında bir nezaket ve vefa ifadesi olarak değerlendirildiğinde gerçek değerini korur. Bu söz, ücret ilişkisinin değil; kültürümüzün, vefa anlayışımızın ve insanî zarafetimizin bir parçasıdır.

Türkçede “ekmeğini yemek” deyimi tarih boyunca çoğunlukla misafirlik, himaye, paylaşma ve vefa ile ilişkilendirilmiştir.

* “Evinde ekmeğini yedim.”
* “Sofrasında ekmeğini yedim.”
* “Tuzunu ekmeğini yedim.”
* “Kapısında ekmek yedim.”

Bu örneklerin hiçbirinde ücret sözleşmesi yoktur. Ortada paylaşılmış bir hayat ve hatırlanan bir iyilik vardır.

Kelimeler yalnızca sözlük anlamı taşımaz; aynı zamanda bir kültürü, bir hayat anlayışını ve toplumsal hafızayı da taşır. Bu yüzden onları yerli yerinde kullanmak, dilimize olduğu kadar emeğe, sermayeye ve insan ilişkilerine de duyulan saygının gereğidir.

Ne çalışan emeğini küçültsün, ne işverenin girişimciliği ve yatırımı değersizleştirilsin. Her iki taraf da birbirini tamamlayan üretim ortaklarıdır.

Kelimeleri doğru kullanalım. Çünkü kelimeler anlamını yitirdiğinde, yalnızca dilimiz değil; düşüncemiz, kültürümüz ve birbirimize bakışımız da yoksullaşır.

Cengiz Halil ÇİÇEK

Gazeteci Yazar

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.