• HABERLER
  • SERVİS 1
  • SERVİS 3
  • FİNANSİF
  • İNTERAKTİF
  • HESAP
  • DİĞER
Filiz Şahin Çelik

Filiz Şahin Çelik

07 Ekim 2026 Çarşamba

AHLAKLA VAR OLMAK

AHLAKLA VAR OLMAK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir insanın gerçek yüzü, kimsenin onu görmediği yerde ortaya çıkar. Alkış yokken yaptığı iyilik, çıkarı yokken gösterdiği sadakat, güçlü olduğu hâlde zayıfa karşı kullandığı merhamet ve haksızlık karşısındaki tavrı onun ahlakını gösterir. Çünkü insanı insan yapan yalnızca aklı, bilgisi, makamı veya serveti değildir. Bütün bu özelliklere anlam kazandıran, onları doğru ve hayırlı bir amaç için kullanmasını sağlayan temel değer ahlaktır.

Ahlak, hayatın kenarında duran bir süs değil; insanın sözünü, davranışını, vicdanını ve bütün ilişkilerini şekillendiren görünmez bir pusuladır. Ahlak varsa bilgi hikmete, güç adalete, zenginlik paylaşmaya ve makam hizmete dönüşür. Ahlak yoksa en büyük imkânlar bile insanı yüceltmez; aksine onun eksikliklerini büyütür. Bu yüzden ahlak, yalnızca iyi insanların taşıdığı bir özellik değil, insanlığın ayakta kalması için vazgeçilmez bir emanettir.

Ahlak, insanın yalnızca başkalarına karşı değil, kendisine, ailesine, toplumuna ve bütün canlılara karşı taşıdığı sorumluluk bilincidir. Doğruyu söylemek, emanete sahip çıkmak, adaletten ayrılmamak, kul hakkını gözetmek, merhametli olmak ve kötülük karşısında sessiz kalmamak ahlakın temelidir. Ahlak, insanın görünmeyen fakat hayatının her alanına yön veren en güçlü kimliğidir.

Ahlakın olmadığı yerde bilgi tehlikeye, güç zulme, zenginlik hırsa dönüşebilir. Çok bilen fakat bildiğini insanlığın aleyhine kullanan bir kişi, bilgisiyle değil ahlaksızlığıyla hatırlanır. Büyük imkânlara sahip olup adaleti gözetmeyenler, çevrelerine güven değil korku verir. Oysa ahlaklı insan, elindeki gücü başkalarını ezmek için değil, iyiliği çoğaltmak için kullanır.
Ahlak, insan ilişkilerinin temel direğidir. Ailede sevgi ve güveni, dostlukta samimiyeti, ticarette dürüstlüğü, yönetimde adaleti, eğitimde sorumluluğu ve toplumda huzuru ayakta tutar. İnsanlar birbirine güvenmiyorsa en sağlam binalar bile anlamını kaybeder. Çünkü bir toplumu güçlü kılan yalnızca yolları, köprüleri ve kurumları değil; insanların birbirine duyduğu güven ve gösterdiği vicdandır.

Ahlak, yalnızca güzel sözler söylemek değildir. Ahlak, kimsenin görmediği yerde de doğru davranabilmektir. Alkışlanmadığında iyilik yapabilmek, çıkarı olmadığı hâlde adaleti savunabilmek, güçlü karşısında susmamak ve zayıfın hakkını koruyabilmektir. İnsanların önünde iyi görünmek kolaydır; asıl mesele, yalnız kaldığında da iyiliği tercih edebilmektir.

Bugün dünyanın en büyük sorunlarından biri bilgi eksikliği değil, ahlak eksikliğidir. İnsanlık teknolojiyle ilerlerken vicdanını geride bırakırsa ortaya gelişmiş fakat merhametsiz bir dünya çıkar. İletişim araçları çoğalırken samimiyet azalıyor, imkânlar artarken kanaat unutuluyorsa burada yeniden ahlakı hatırlamaya ihtiyaç vardır.
Ahlak eğitimi yalnızca okulda verilen bir ders değildir. Ahlak, önce ailede görülür, sonra çevrede şekillenir ve hayat boyunca davranışlarla güçlenir. Çocuklara dürüstlüğü anlatmadan önce dürüst yaşamak, saygıyı öğretmeden önce saygı göstermek, adaleti savunmadan önce evimizin içinde adil davranmak gerekir. Çünkü çocuklar söylenenleri değil, yaşananları daha çok öğrenir.

Ahlak, insanın kendisine bıraktığı en kıymetli mirastır. Mal tükenebilir, makam elden gidebilir, şöhret unutulabilir; fakat güzel ahlak, insanın ardından kalan en değerli izdir. Bir insanın dünyadaki en büyük başarısı, ardında kırılmış kalpler değil; güven, iyilik ve güzel hatıralar bırakabilmesidir.

Bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu şey, daha çok bilgiye, daha büyük servetlere veya daha güçlü teknolojilere sahip olmak değil; sahip olduklarını adalet ve merhametle kullanabilecek bir ahlaka yeniden kavuşmaktır. Çünkü ahlaksız bilgi insanlığı tehdit eder, ahlaksız güç zulme dönüşür, ahlaksız zenginlik ise paylaşmayı unutturur.

İnsan dünyadan ayrılırken yanında ne makamını ne servetini ne de şöhretini götürür. Geriye yalnızca nasıl yaşadığı, kimin hakkını koruduğu, hangi kalbe dokunduğu ve ardında nasıl bir iz bıraktığı kalır. Bu nedenle gerçek başarı, çok şeye sahip olmak değil; sahip olduklarıyla kimseyi incitmeden, kimsenin hakkını çiğnemeden ve iyiliği çoğaltarak yaşayabilmektir.

Ahlak, insanın dünyaya bıraktığı en temiz imzadır. Bir toplum ahlakını kaybederse güvenini, adaletini ve geleceğini de kaybeder. Fakat ahlakı yaşatan insanlar oldukça umut hiçbir zaman tükenmez. Çünkü bir insanın doğruluğu bir aileyi, bir ailenin güzelliği bir toplumu, bir toplumun ahlakı ise bütün bir geleceği değiştirebilir.

Öyleyse ahlakı yalnızca konuşmayalım; yaşayalım. Doğruluğu yalnızca başkalarından beklemeyelim; önce kendimiz temsil edelim. Zira dünya, güzel sözlerden çok güzel davranışlara; büyük iddialardan çok temiz vicdanlara muhtaçtır.
İnsanı yücelten sahip oldukları değil, kimsenin görmediği yerde koruduğu değerlerdir. Ve insanın ardından kalacak en büyük miras, adı değil; güzel ahlakıdır.

Filiz Şahin Çelik

Devamını Oku

TESLİMİYETİN KAYBOLAN EDEBİ

TESLİMİYETİN KAYBOLAN EDEBİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Sevgi iddia ile değil, edep ile ispat edilir. Teslimiyet dilde değil, duruşta görünür.”

Bir insanın gerçekten neye inandığını anlamak istiyorsanız… sözlerine değil, duruşuna bakın. Çünkü iman, dilde taşınan bir cümle değil; kalpte hissedilen ve davranışta görünen bir hakikattir.

Bugün çoğumuz inanıyoruz diyoruz, seviyoruz diyoruz… ama şu sorudan kaçıyoruz: Gerçekten teslim miyiz, yoksa sadece alışmış mıyız? Çünkü teslimiyet; secde etmekten önce edeple durmayı bilmektir. Ve edep… imanın en sessiz ama en güçlü şahididir. İşte bu yüzden geçmişe baktığımızda bir insanın tek bir hareket karşısında bile nasıl titrediğini görünce, bugünkü hâlimizle yüzleşmek zorunda kalıyoruz…

17. yüzyıl Osmanlı dünyası… Medeniyetin sadece güçle değil; ahlâk, edep ve irfanla inşa edildiği bir dönem. Bu dönemde yetişen, tasavvuf terbiyesiyle yoğrulmuş, hikmet ehli bir şair: Nabi. Asıl adı Yusuf olan Nâbî, 1642 yılında Urfa’da dünyaya gelmiş, ilim ve irfan geleneği içinde yetişmiş, hayatını kelimelerle değil; hikmetle konuşan bir gönül insanı olarak yaşamıştır. 1089 (1678-79) yılında hac farîzasını eda etmek üzere devlet erkânıyla birlikte yola çıkar. Bu yolculuk sadece bir ibadet değil; bir kalbin sevgiliye yürüyüşüdür. Kafile Medine-i Münevvere’ye yaklaştıkları bir gecede son kez mola verir, herkes istirahate çekilir… ama bu sıradan bir mola değildir. Çünkü çok az ötede Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabri şerifi, Mescid-i Nebevî’nin içindeki Ravza-i Mutahhara’dadır. Yani artık yol bitmiştir; edebin başladığı yere gelinmiştir. Nâbî’nin kalbi bu hakikatin farkındadır, bu yüzden gözüne uyku girmez. Tam o esnada kafilede bulunan bir paşanın farkında olmadan ayağını Medine tarafına doğru uzattığını görür. Belki bu hareket dışarıdan küçük bir detaydır ama aşk ile yoğrulmuş bir kalp için bu derin bir sızıya dönüşür. Nâbî üzülür fakat onu alenen uyarmayı uygun bulmaz; çünkü o, kırarak değil edebiyle uyaran bir irfan sahibidir. Ve o an söz yerine şiiri seçer, ikaz yerine inceliği koyar, içinden doğan ilhamla o na’tı kaleme alır:

Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu;
Edebi sakın terk etme! Burası Allah’ın sevgili kulunun beldesidir.
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.
Burası ilahi nazarın yöneldiği, Peygamber Efendimizin makamıdır.
Habîb-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette,
Burası Allah’ın yüce sevgilisinin istirahat ettiği yerdir ve fazilet bakımından çok üstündür.
Teveffuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.
Öyle ki değeri, Cenâb-ı Hakk’ın arşını bile aşacak derecededir.
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil,
Bu mübarek toprağın nuru ile yokluk karanlığı ortadan kalktı.
Amâdan açtı mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu.
Bütün varlıklar, körlükten bu toprağın sürmesiyle gözlerini açtı.
Felekte mâh-i nev Bâbü’s-selâm’ın sîne-çâkidir,
Gökyüzündeki hilâl, Selâm Kapısı’nın âşığı gibi bağrı yanık bir hâldedir.
Bunun kandîli Cevzâ matla’-ı nûr-ı ziyâdır bu.
Onun ışığı, gökteki yıldızların nur kaynağıdır.
Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
Ey Nâbî! Bu dergâha edep kurallarına uyarak gir.
Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâ’dır bu.
Çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve peygamberlerin hürmetle yöneldiği mukaddes bir makamdır.

Bu sadece bir şiir değildir; bir kalbin edep ile teslim oluşudur. Ve asıl hadise bundan sonra başlar… Sabah vakti kafile Medine’ye yaklaşırken Mescid-i Nebevî’nin minarelerinden bir ses yükselir. Nâbî donakalır, çünkü okunan kendi yazdığı şiirdir.

Koşar, müezzine sorar: “Bu na’tı nereden öğrendin?” Müezzinin cevabı teslimiyetin nasıl kabul gördüğünü gösterir: “Bu gece Efendimiz (s.a.v.) rüyamızda bize buyurdu ki: ‘Ümmetimden Nâbî adında bir şair geliyor. Onu kendi na’ti ile karşılayın…’ Biz de bu emri yerine getirdik.” İşte o an bir şiir söz olmaktan çıkar, edebin kabulüne dönüşür. Nâbî gözyaşlarına boğulur, çünkü ona “ümmetim” denmiştir; bu bir kalp için ulaşılabilecek en büyük iltifattır.

Bu yolculuk, Nâbî’nin “Tuhfetü’l-Haremeyn” adlı eserine de yansımıştır…
Şimdi dönüp bugüne bakalım… Bizler de sevdiğimizi söylüyoruz ama O’na ne kadar benziyoruz?
Çünkü Peygamberimiz (s.a.v); ahlakta, merhamette, tevazuda eşsiz bir örnekti; yetimlere, kadınlara, çocuklara, hayvanlara karşı şefkatin zirvesiydi. O’nun hayası başkalarının kusurunu dile getirmeye izin vermezdi, merhameti insanlığın en saf hâliydi. Tevazusu öyle derindi ki hiçbir zaman kendisini üstün görmedi, intikam almadı, kırmadı, aşağılamadı…
İşte teslimiyet budur: sevdiğine benzemeye çalışmak.
“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için en güzel örnek vardır.” (Ahzâb, 21)

Ama bugün edep yoksa, hassasiyet yoksa, saygı yoksa o zaman sormak gerekir: Bu gerçekten teslimiyet mi, yoksa sadece alışkanlık mı?

Çünkü geçmişte bir insan sadece ayağını yanlış yöne uzattı diye kalbi sızlarken bugün bizler kalplerimizi yanlış yönlere uzatmış durumdayız. İşte asıl mesele burada… Ayakların yönü değil, kalbin yönü. Kalp nereye dönükse insan oraya aittir. Ve şimdi herkes kendi içine dönüp şu soruyu sormalı:
Benim kalbim gerçekten O’na mı dönük, yoksa sadece dilim mi O’nu anıyor?

Çünkü edep kaybolduğunda sevgi iddiaya dönüşür, teslimiyet kaybolduğunda ibadet alışkanlığa dönüşür ve kalp sustuğunda insan kendini kaybeder. Bugün hâlâ vakit var… duruşumuzu düzeltmek için, kalbimizi yönlendirmek için, sevgimizi edep ile yeniden inşa etmek için…
Unutmayalım: Bir gün herkesin niyeti ortaya çıkacak, herkesin yönü belli olacak ve o gün geldiğinde sözler değil, duruşumuz konuşacak.

Bu satırlar, başkasını değil; önce kendimizi sorgulamak içindir.

Filiz Şahin Çelik

Köşe Yazar

Devamını Oku

HUZUR ŞEHRİNE BİR VEFA KELÂMI

HUZUR ŞEHRİNE BİR VEFA KELÂMI
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazı şehirler vardır, toprağına ayak bastığınız an size sadece bir coğrafyayı değil, bir “oluş” sırrını fısıldarlar. Yıllar evvel Adıyaman’a yaptığım o yolculuk, zihnimde sadece bir gezi notu olarak kalmadı; aksine taşın dile geldiği, gönlün genişlediği ve “ben”in potasında eriyip “biz” olduğu manevi bir karargâh olarak ruhuma nakşedildi. O dönemde bu aziz şehrin vakur ve asil evlatlarından gördüğüm o samimi hürmet ve kalemime verilen bitmek bilmeyen destek, bu satırları bugün bir “gönül borcu” olarak yazmamı vacip kılmıştır.
Adıyaman, Nemrut’un devasa heykellerinin gölgesinde binlerce yıllık bir sekineti saklar. Ancak bu sekinet, sadece arkeolojik bir sessizlik değildir; o, Kommagene’nin kadim bilgeliğinden süzülüp İslam’ın estetiği ve Anadolu’nun milli ruhuyla yoğrulmuş bir “tasavvufi nefestir.” Hatırlıyorum da; Oturakçı Pazarı’nda bir esnafın uzattığı o buğusu üstünde çayda, aslında bir “gönül alışverişi,” bir “kalp imarı” vardı. Bizim medeniyetimizde sofra, sadece karnın doyduğu yer değil; “Adab-ı Sofra, Devlet-i Ebed” düsturuyla, milletin bekasının temelindeki o sarsılmaz kardeşlik mühürlerinin vurulduğu yerdir.
Bir yazar olarak o sokaklarda attığım her adımda, Adıyamanlı dostlarımın şahsıma ve fikriyatıma gösterdiği o yüksek kadirşinaslık, bana bu toprakların neden “Huzur Şehri” olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. Modern dünyanın o soğuk, bireyci duvarları, Adıyaman’ın o sarsılmaz milli ve manevi değerleri karşısında yerle yeksan olmaktadır. Burada vatan sevgisi sadece bir söylem değil; komşusuna duyulan hürmetle, tarladaki emeğe gösterilen saygıyla ve her sabah doğan güneşe edilen şükürle harmanlanmış bir yaşam biçimidir.
Aradan geçen zamana rağmen, Adıyaman halkının o samimi ve kucaklayıcı ruhu hâlâ taptazedir. Bu şehir, Nemrut’un zirvesindeki o “tokalaşan eller” kabartmasını bugün hâlâ diri tutan bir medeniyet kalesidir. Biz biliyoruz ki; gönüller birleşince yollar kısalır, eller birleşince devlet kavi olur. Yazdıklarıma değer veren, beni bir yabancı gibi değil, kendi hanesinden bir evlat gibi bağrına basan tüm Adıyamanlı hemşehrilerime olan bu vefa borcum, kalemimle ödenmeyecek kadar büyüktür.
Nemrut’un bekçileri olan o devasa heykeller, bu toprakların sarsılmaz imanının ve asaletinin sessiz şahitleridir. Ve bu şahitlik, kıyamete kadar bu gönül sofralarında, bu kardeşlik ikliminde devam edecektir.
Kıymetli Adıyamanlı hemşehrilerim; kalemim dünyanın neresine giderse gitsin, mürekkebim her daim sizin o kadim huzurunuzdan ve sarsılmaz ferasetinizden güç alacak. Bu köşe artık sadece benim değil, sizin sesinizdir. Gönül soframızda her daim yeriniz hazır.

Bu aziz şehre, bu güzel insanlara ve hafızamda silinmez izler bırakan o kadim mirasa sonsuz…
Selam ve Hürmetle

Filiz Şahin

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.