13 Ekim 2026 Salı
İşgal Gazze'de soykırımını sürdürüyor, şehit sayısı 4 bin 385'e yükseldi
HER YAŞAM DENEYİMİ BİZLERİN AKIL YOLUNA IŞIKTIR
Ücretsiz Wi-Fi Sekiz Noktada Hizmette
ALKAYIŞ VE YAKLAŞAN SEÇİMLER
Adıyaman’da hayatını kaybeden öğrencinin sosyal medya paylaşımları dikkat çekti
GÖLGE SAVAŞLARI- DEPREMLER, YANGINLAR, FELAKETLER
Bugünlerde öyle haberler duyuyoruz ki insan bir süre sonra haberin kendisinden çok, kendi tepkisine şaşırmaya başlıyor.
“Yine mi?”
“Bu da mı oldu?”
“Artık hiçbir şeye şaşırmıyorum…”
İşte belki de en tehlikeli cümle tam olarak bu:
Artık hiçbir şeye şaşırmıyorum.
Çünkü şaşırmak, aslında insanın içinde hâlâ bir sınırın var olduğunu gösterir. “Bu kadarı da olmaz” diyorsak, hâlâ olması gerekenle olan arasındaki farkı görebiliyoruz demektir.
Fakat aynı türden olayları tekrar tekrar gördüğümüzde yalnızca insanlara duyduğumuz güveni kaybetmiyoruz. Bir süre sonra insanın kendisine, kurumlara, makamlara ve hatta iyiliğin kendisine olan inancımız da yara almaya başlıyor.
Bir zamanlar “Bunu kim yapabilir?” diye sorduğumuz şeyler, bugün “Daha ne göreceğiz?” sorusuna dönüşüyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Mesele Sadece Para, Makam ve Şöhret Değil
Son dönemde kamuoyuna yansıyan çeşitli soruşturmalarda, siyasetçilerden kamu görevlilerine, sanatçılardan medya dünyasının tanınan isimlerine kadar farklı alanlarda ağır iddialar gündeme geliyor.
Elbette burada önemli bir çizgiyi korumak gerekiyor.
Bir soruşturma, bir iddianame veya kamuoyuna yansıyan bir iddia tek başına suçun kesinleştiği anlamına gelmez. Hukuk, kararını deliller ve yargılama sonucunda verir.
Fakat bütün bu dosyaların bize düşündürdüğü daha büyük bir mesele var.
O da şu:
İnsan eline güç geçtiğinde değişiyor mu, yoksa aslında kim olduğunu daha görünür hâle mi getiriyor?
Bence güç, insanın karakterini sıfırdan oluşturmaz.
Güç, karakterin üzerindeki perdeyi kaldırır.
Çünkü insanın parası yokken paraya mesafeli olması kolaydır.
Makamı yokken adaletten söz etmesi kolaydır.
Kimse onu tanımıyorken mütevazı olması kolaydır.
Elinde yetki yokken “Ben olsam kimseye haksızlık etmem” demek kolaydır.
Asıl sınav, insanın istediği şeye ulaşabilecek imkâna sahip olduğu anda başlar.
Bir telefonla kapıların açıldığı…
Bir imzayla insanların hayatının değişebildiği…
Bir ismin, başkasının yıllarca uğraşarak ulaşamadığı yerlere birkaç dakikada ulaştığı…
Milyonların sizi tanıdığı…
İnsanların size sorgulamadan güvendiği…
İşte insanın gerçek sınavı tam da orada başlar.
Çünkü güç yalnızca size bir şey yapabilme imkânı vermez.
Aynı zamanda çevrenizdeki insanların size karşı davranışlarını da değiştirir.
Makamın etrafında itaat oluşur.
Paranın etrafında çıkar ilişkileri oluşur.
Şöhretin etrafında hayranlık oluşur.
Ve insan, bütün bunların içinde bir süre sonra kendi sesini bile başkalarının sesinden ayırmakta zorlanabilir.
“Nasıl olsa kimse karşıma çıkmaz.”
“Bunu kim sorgulayacak?”
“Benim arkamda kimler var, biliyorlar mı?”
İşte tehlikeli düşünceler böyle başlar.
Güven Bir Kez Kırıldığında Sadece Bir Kişi Kaybetmez
Bence bugün yaşadığımız en büyük meselelerden biri para değil.
Makam değil.
Şöhret değil.
Güven.
Bir yardım kuruluşuna para gönderirken “Acaba gerçekten ihtiyaç sahibine ulaşacak mı?” diye düşünüyorsak…
Bir kamu görevlisinin kararını gördüğümüzde “Acaba burada başka bir hesap mı var?” diye şüphe ediyorsak…
Bir sanatçının yardım çağrısında önce iyiliği değil, hesabın nasıl denetleneceğini düşünüyorsak…
Bir yatırım fırsatında vaat edilen kazançtan önce “Paramı geri alabilecek miyim?” diye soruyorsak…
Burada yalnızca bireysel bir güven kaybından söz etmiyoruz.
Toplumun ortak zemini çatlıyor demektir.
Çünkü güven, görünmeyen ama hayatın her alanını ayakta tutan bir harçtır.
Güven varsa insanlar birbirine yardım eder.
Güven varsa ticaret yapılır.
Güven varsa kurumlara inanılır.
Güven varsa insanlar ortak bir gelecek kurabileceğine inanır.
Güven yoksa herkes kendi kabuğuna çekilir.
İnsanlar birbirine mesafe koyar.
İyi niyet bile şüpheyle karşılanır.
Ve işin en acı tarafı şudur:
Birilerinin yaptığı yanlışların bedelini, çoğu zaman hiçbir suçu olmayan dürüst insanlar da öder.
Gerçekten yardım etmek isteyen, gerçekten iş yapmak isteyen, gerçekten güvenilir bir insan bile kendisini sürekli kanıtlamak zorunda kalır.
Çünkü güvenin olmadığı yerde temiz olmak yetmez.
Temiz olduğunuzu da sürekli göstermek zorunda kalırsınız.
Asıl Soru: Ben Olsaydım Ne Yapardım?
Belki de bu haberleri okurken yalnızca başkalarını yargılamaktan vazgeçip kendimize de birkaç soru sormamız gerekiyor.
“Bunu nasıl yapabildi?”
sorusunun yanına,
“Benim elime böyle bir güç geçseydi ne yapardım?”
sorusunu koymalıyız.
Kimsenin görmeyeceğini düşündüğüm bir fırsat karşıma çıksaydı sınırım nerede başlardı?
Bana sınırsız yetki verilseydi, kendimi sınırlayabilir miydim?
Para hayatımda hangi noktada ihtiyaç olmaktan çıkıp hırsa dönüşürdü?
Beni seven insanların güvenini kendi çıkarlarım için kullanmaya başlasam bunu fark edebilir miydim?
Bir makam bana aitmiş gibi davranmaya başladığımda beni durduracak bir yanım kalır mıydı?
Çünkü güç yalnızca bakanların, valilerin, yöneticilerin, patronların veya milyonlarca insanın tanıdığı kişilerin meselesi değildir.
Bir anne-babanın çocuğu üzerinde gücü vardır.
Bir öğretmenin öğrencisi üzerinde gücü vardır.
Bir yöneticinin çalışanı üzerinde gücü vardır.
Bir işverenin iş arayan insan üzerinde gücü vardır.
Bir gazetecinin, sanatçının, kanaat önderinin veya sosyal medya fenomeninin kendisine inanan insanlar üzerinde gücü vardır.
Yani güç, hayatın her yerindedir.
Sadece ölçeği değişir.
Ve her güç alanında aynı soru karşımıza çıkar:
İnsan, yapabileceği her şeyi yapmak zorunda mıdır?
Bence ahlakın en önemli sınavlarından biri burada başlar.
Çünkü insanı yalnızca yaptığı şeyler anlatmaz.
Bazen asıl karakterini, yapabileceği hâlde yapmadığı şeyler gösterir.
Kimsenin görmediği yerde doğruyu seçebilmek…
Elinin altında imkân varken başkasının hakkına uzanmamak…
Yetki sende olduğu hâlde o yetkiyi kendin için kullanmamak…
Sana duyulan güveni kişisel kazanca çevirmemek…
İşte karakter biraz da budur.
Bugün bazı haberleri okurken öfkeye kapılmak kolay.
İsimler üzerinden konuşmak kolay.
Rakamları tartışmak kolay.
“Nasıl bu kadar para?”
“Nasıl bu kadar yetki?”
“Nasıl bu kadar insan kandırılabilir?”
demek kolay.
Ama belki de daha zor olan, aynaya bakıp şu soruyu sormaktır:
“Benim sınırım nerede?”
Çünkü insanın içinde iyilik de var, hırs da.
Vicdan da var, çıkar duygusu da.
Merhamet de var, bencillik de.
İnsan, bütün bu ihtimallerin arasında seçim yapan bir varlık.
Bu nedenle dürüstlük, yalnızca “Ben iyi bir insanım” demek değildir.
Dürüstlük, insanın kendi gücünü de denetleyebilmesidir.
Kendi çıkarına rağmen doğru olanı seçebilmesidir.
Kimsenin görmediği yerde kendisine “Hayır” diyebilmesidir.
Ve belki de en önemlisi, sahip olduğu makamı, parayı, itibarı veya sevgiyi kendisine verilmiş sınırsız bir hak olarak görmemesidir.
Çünkü makam geçicidir.
Para değişkendir.
Şöhret unutulur.
Alkış kesilir.
Ama insanın geride bıraktığı güven ya da güvensizlik uzun süre yaşamaya devam eder.
Bu yüzden bugün toplum olarak yalnızca “Kim ne yaptı?” sorusunu sormakla yetinmemeliyiz.
Bir de şunu sormalıyız:
“Elimize güç geçtiğinde biz kim olacağız?”
Çünkü gerçek karakter, insanın güçsüz olduğu günlerde değil; gücü eline aldığı günlerde daha net görünür.
Ve belki de bir toplumun geleceğini belirleyen en önemli mesele, insanların ne kadar güç sahibi olduğu değil…
O gücü kullanabilecekleri hâlde kendilerini nerede durdurabildikleridir.
Bana göre seçim çanları tam anlamıyla çalmaya başladı…
Az önce seçim için ateşleri harlayanlar, şimdilerde ellerinde çığırtkan davullarıyla mahalle mahalle serenatta bulunmaya başladılar bile.
Ve az sonrasında ise o merakla beklenen an gelecek inşallah.
Duyumlarımızda mahalle aralarında yine AK Parti’nin ipi göğüsleyeceği bir söylenti olarak çığrılsa da, başta emekliler olmak üzere sessiz kalan büyük bir çoğunluk niyetlerini çoktan bozmuşlar; ama Ankara’nın bundan haberi bile yok! Çok iyi biliyoruz ki az sonra sandık önlerine geldiğinde, son sözün gerçek sahibi olanlar; kafalarında kararlarını çoktan vermişler bile.
Tarladaki emeğe uzanan elleri kırmaya başlayan iktidarın elbette artı bir kazancı olacak. Ama başta emlak üzerinde oynanan oyunlar ve vergi kaçakları olmak üzere o kadar sıkıntı var ki, hükümete acımamak elde değil. Millet olarak kendi çukurumuzu kendimiz kazıyoruz vesselam…
Düşünsenize; bazı inşaat işiyle uğraşanlar, sözde süper-süper-süper lüks villa tarzındaki yaptıkları gecekonduları afaki rakamlarla vatandaşa satıyorlar. Üstelik, istedikleri o “ebelerinin nikahı” bedelin onda birini tapuda gösterip geri kalanını vergiden nasıl kaçırdıklarını hepimiz biliyoruz da… BU durum Maliye Bakanımızın o Şimşek gözlerinden nasıl kaçmış, merak ettik doğrusu! Değil mi ki; kiralar, depozitolar ve dahi emlakçı hizmet bedelleri de vergi dışı matrahların kalemindedir, bilmiyorsanız artık bilginiz olsun…!
Bu sıralar halden anlamayanların hallerini de net bir şekilde gördük… Bir bir toplanıyorlar! Tıpkı topraktan alın teri inkârıyla kendilerinin toplayıp halka zulüm edercesine, umursamadan sundukları o tarlada 5, bize 105 TL olan ürünler gibi… Halka reva görüp ettikleri gibi, devlet de onlara layıkıyla hizmet etmeye başladı nihayet.
Öyle ya; devlet başa, ya da kuzgun leşe!
Bu operasyonların arkasının kesilmesi mümkün değil; baksanıza tarlaydı, borsaydı derken milletimizi tırtıklayan kim var ise bir bir listeye alınmaktadır. Darısı, o listeye girmek için adeta can atan diğerlerinin başına!
Özellikle de çocukların ellerine silah verip ortalığı haraca boğmaya kalkışan birilerine karşılık; yılanın başı küçükken ezilmelidir. Büyüklerimizin sözlerine baksak ayağımıza taş değmez ya, neyse!
Hani o meşhur veciz söz vardır: “Allah bela yazmaz, kul azmayınca…”
O kadar çok azanımız var ki, Allah muhafaza! Sırf üç-beş kuruş fazla kazanacaklar diye artık helali, haramı kimseler aramaz oldu, iyi mi?
Ha bu arada; film çeviren, kendisini dev aynasında görüp baş aktör zanneden zavallı figüranlara henüz gelmedim.
Rahmetli Naim Hocama ithaf edilen o meşhur espri gibi
Şu sayfayı bir çevireyim!
Fırıldak olma Toplumumuzda son zamanlarda çok rastladığımız en kötü alışkanlıktır.
Neden alışkanlık kelimesini kullandık, çünkü anormal olan bir şey, sanki normal bir durum gibi. Bunu toplumun belli bir kesimi yapmaya başladı. Önceki zamanlarda böyle bir davranıştan söz etmek mümkün değildi. Artık insanlar birbirinin yüzüne söyleyemediklerini arkasından konuşarak, arkasından atıp tutarak, birde yanına yalan katarak konuşmaya başladılar.
Eskiden bir söz vardı. ”Yukarı mahallede yalan söylemiş aşağı mahallede kendi inanmış’ Şimdi kendi söylediğimiz yalana, kendimiz inanmaya başladık. Birde yalanın arkasından durup destek istedik. Ne oldu bize, Riyanın en son yaşanan yerleri başta seçimler, ne seçimi olursa olsun, ister oda seçimi, ister yerel seçim, ister genel seçim.
Seçim varsa ikiyüzlü, yalaka düzenbaz bir sürü insan var. Ben söz verdim kusura bakma demek yerine, arkandayım demek kadar sıkıntılı bir durum olabilir mi? Ne geçti eline, pis pis sırıtmaktan başka, neyi kazandın… Neyi kaybettin?
Önemli olan insanlığı kazanmaktı. Ama senin içinde bir nebze insanlık kaldıysa ne mutlu, kalmadıysa seni sana havale etmekten başka bir şey olamaz. Sen bu gün insanlara karşı ikiyüzlü olursun, yarın eşine, dostuna, arkadaşına. Çünkü alışkanlık yapmış sende. Mertlik, denen davranış, artık kitabın küflü sayfalarında kalmış, sayfayı çevirdikçe tek tek dökülmüş harfler, mertlik gitmiş küflenmiş yerini riya almış, toplumsal bir sorun haline gelmiş toplumun bu illetten kurtulması gerekir. Adına uyanıklık diyebilirsin, Kumpas diyebilirsin, yeni dönemde strateji diyebilirsin, ne dersen de… İkiyüzlülük almış başını gidiyor. Artık düşünceler fikirler kişilere göre konuşuluyor Filan kişi gelmiş, bu adam filan parti mensubu ona göre konuşmak. Yani saça göre tarak vurmak. Bir nebze yalaka olmak. Âşık Veysel dediği gibi ”iki kapılı bir handayım” . Doğarken girdiğin kapıdan ölürken çıkacağımızı unuttuk. Neyi paylaşamadık? Neyin peşine düştük? Hırs, şan şöhret… Hepsi gelip geçici değil mi? Ne krallar, ne padişahlar, ne vezirler, kimler geldi kimle geçti…
Mezarlıklar şan şöhretle dolu, Riyakâr olmaya gerek var mı? ”Bir saniyesine bile hâkim olamadığımız, hükmedemediğimiz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur?”
Hakan Dikmen
Gazeteci Yazar
Hatırlayanınız olur bundan birkaç hafta önce bir yazı yazmıştım “o devirler bitti” diye… O yazının başlığını nasıl bir sevdim bilemezsiniz. Mana olarak çok şey anlattığı gibi bana çok ta sevecen gelen bir başlık oldu.
Aslında bir milad, bir başlangıçtır.
Bir varoluş sembolüdür o başlık.
Bir isyanın işareti, bir haklılık serzenişidir.
Varlık ispatıdır ve en önemlisi de hak arama meşalesidir o başlık.
Gerçekten de o devirler bitti artık…
Nasıl bitmesin ki!
Yetmedi mi birilerinin oyuncağı olduğumuz? Hakkımızın yendiği, yok hükmünde sayılışımız ve hatta insan yerine koyulmayışımız.
Aramızda kendilerinin gökten zembille indiğini zanneden akıl fukarası bir kesim var, en çok ta lafım o zevatadır.
Oysa ki bir damla söz konusu sudan meydana geldiklerinin halen daha farkında olmayan bu zavallılara kim olduklarını ve sonlarının nasıl bir kurtlanmayla başlayacağını hatırlatmak istedim.
Çünkü artık hiçbir şey ama hiçbir şey eskisi gibi değil.
Olmayacak, ta…
Neden diye soracak olanlara cevabımız hazır
İnsanlığımızı, şahsi menfaatleriniz uğruna öldürdünüz de ondan!
Samimiyetimizi, şahsi kazanımlarınız için harcadınız da ondan!
Muhabbetimizi, üç günlük çıkarlarınız uğruna bitirdiniz de ondan!
İnancımızı, yüzünüzdeki yalan maskesiyle yıktınız da ondan!
Varın bundan sonrasını siz kendiniz hesaplayın derim.
Hangi yana dönsek bir menfaat pazarı kurulmuş ve tezgâhlarda dostunu, arkadaşını ve hatta yoldaşını satan satana.
Akrabalık lafta kalmış, menfaat ise çıta yükseltme yarışında. Aynı ortamda bulunanların samimiyet derecesi bile çıkar ilişkilerine dayalı, kim / kimden ne kaçırabilirse artık. Yüzü kızarmadan hem de.
Kimin ne maskesi taktığı zaten belli değil!
O yüzden hiçbir şey ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık, çünkü o devirler çoktan bitti.
İnsanlığımızı öldürdünüz, mutlu musunuz bari?
Yeni eğitim yılı başlarken çocuklar okul heyecanı yaşarken, milyonlarca veli artan kırtasiye, kıyafet, servis ve beslenme giderlerinin hesabını yapıyor.
Yeni bir eğitim yılı daha başlıyor.
Çocuklar için yeni bir heyecan, yeni arkadaşlar, yeni öğretmenler ve yeni hedefler demek bu. Kimi ilk kez okul sırasına oturacak, kimi bir üst sınıfa geçmenin mutluluğunu yaşayacak. Evlerde çantalar hazırlanacak, defterlerin ilk sayfaları açılacak, kalemler yeniden kutularına girecek.
Ama bütün bu heyecanın bir de velilerin penceresinden görünen tarafı var.
Orada manzara biraz farklı.
Çünkü çocuklar okulun açılmasını beklerken, anne babalar okul masraflarının hesabını yapıyor.
Bir çanta ne kadar?
Bir çift ayakkabı ne kadar?
Kıyafet, kırtasiye, servis, beslenme…
Liste uzadıkça uzuyor.
Üstelik mesele yalnızca okul masrafı da değil. Ev kirası, faturalar, mutfak masrafı, ulaşım ve diğer zorunlu harcamalar zaten aile bütçesini zorlarken, eğitim giderleri de eylül ayında bu yükün üzerine ekleniyor.
Hayat pahalı.
Bunu artık herkes biliyor.
Asıl mesele, bu pahalılığın çocukların eğitim hayatına nasıl yansıdığı.
Bir çocuğun okul heyecanı, ailenin bütçe hesabına dönüşmemeli
Bir anne babanın çocuğunun okul ihtiyacını karşılamak istemesi kadar doğal ne olabilir?
Çocuk yeni bir çanta istediğinde “Alamayız” demek kolay değil.
Yeni ayakkabıya ihtiyacı olduğunda “Biraz daha eskisini giy” demek kolay değil.
Sınıfta herkesin sahip olduğu bir malzemeyi çocuğun istediği halde alamamak hiç kolay değil.
Çünkü çocuk, ekonomiyi bilmiyor.
Enflasyonu bilmiyor.
Asgari ücreti, kira fiyatlarını, faturaları bilmiyor.
Çocuk yalnızca arkadaşına bakıyor.
Ve onun da aynı imkânlara sahip olmak istemesi son derece doğal.
İşte anne babaların asıl sıkıntısı burada başlıyor.
Çocuğunun eksik kalmasını istemeyen aile, kendi ihtiyaçlarından kısıyor. Bir başka harcamayı erteliyor. Kredi kartına yükleniyor. Borçlanıyor.
Sonra ayın sonunu nasıl getireceğini düşünüyor.
Bu tabloyu yalnızca “okul alışverişi pahalılaştı” diye değerlendirmek büyük resmi kaçırmak olur.
Burada çok daha önemli bir mesele var:
Eğitimde fırsat eşitliği.
Fırsat eşitliği sadece aynı okula gitmek değildir
Hepimiz çocuklarımızın eşit şartlarda eğitim görmesini istiyoruz.
Ama eşitlik yalnızca aynı okulda aynı sıraya oturmakla sağlanmıyor.
Bir çocuğun evindeki imkânlar, eğitim hayatını doğrudan etkiliyor.
Kiminin odasında bilgisayarı var, interneti var, çalışma masası var.
Kiminin ise ders çalışabilmek için evde uygun bir köşe bulması bile mesele.
Kiminin beslenme çantası dolu.
Kiminin ailesi çocuğuna her istediğini alabiliyor.
Bir başka aile ise temel ihtiyaçları karşılayabilmek için ay sonunu hesaplıyor.
Şimdi dönüp çocuklara “Hepiniz eşitsiniz, çok çalışın” demek ne kadar gerçekçi?
Çocukların önüne aynı sınavı koymak kolay.
Ama o sınava hangi şartlarda geldiklerine bakmak daha önemli.
Bir çocuğun başarısını yalnızca zekâsı ve çalışkanlığı belirlememeli.
Ailesinin ekonomik durumu da onun kaderi haline gelmemeli.
Çünkü eğitim, toplumun geleceğine yapılan en büyük yatırımdır.
Okullar açılıyor ama asıl sınav hepimizin
Yeni eğitim yılı başlıyor.
Öğretmenler sınıflarına girecek, öğrenciler sıralarına oturacak.
Bir yıl boyunca yeni bilgiler öğrenecekler, sınavlara girecekler, hayaller kuracaklar.
Biz yetişkinlere düşen ise onların önündeki ekonomik engelleri mümkün olduğunca azaltmak.
Çünkü bir çocuğun okul hayatına başlarken düşündüğü ilk şey “Ailem bunu nasıl ödeyecek?” olmamalı.
İlk düşündüğü şey dersleri, arkadaşları ve geleceği olmalı.
Bugün eğitim masrafları nedeniyle zorlanan aileleri görmezden gelmek, yarının sorunlarını bugünden büyütmek anlamına gelir.
Çünkü bugün bir çocuğun çantasından eksilen her şey, yarın onun eğitim fırsatlarını etkileyebilir.
Bu nedenle eğitim politikalarını yalnızca ders kitapları, müfredat ve sınav sistemi üzerinden konuşmak yetmez.
Ailenin ekonomik durumunu da konuşmak zorundayız.
Kırtasiye masrafını da konuşmalıyız.
Beslenmeyi de konuşmalıyız.
Ulaşımı da konuşmalıyız.
Ve en önemlisi, çocuğun eğitim hakkını ailesinin ekonomik gücünden bağımsız hale getirebilmenin yollarını konuşmalıyız.
Çünkü çocukların geleceği, anne babalarının cüzdan kalınlığına göre şekillenmemeli.
Yeni eğitim yılı başlarken çocuklarımızın gözlerinde heyecan görmek istiyoruz.
Kaygı değil.
Umut görmek istiyoruz.
Eksiklik değil.
Hayal görmek istiyoruz.
Ama bunun için yalnızca çocuklara başarı dilemek yetmez.
Onların eğitim yolculuğunda ailelerin omzundaki yükü de görmek gerekiyor.
Çocuklar okula giderken, veliler geçim telaşına düşüyorsa burada hepimizin düşünmesi gereken bir mesele vardır.
Okul zili her çocuk için aynı saatte çalıyor olabilir.
Ama o zilin ardından başlayan hayat, maalesef her çocuk için aynı şartlarda ilerlemiyor.
İşte asıl değiştirmemiz gereken yer tam da burası.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.