• HABERLER
  • SERVİS 1
  • SERVİS 3
  • FİNANSİF
  • İNTERAKTİF
  • HESAP
  • DİĞER
NEŞAT GÜNDOĞDU

NEŞAT GÜNDOĞDU

05 Eylül 2025 Cuma

Filistin’in tanınması, KKTC’nin şansı

Filistin’in tanınması, KKTC’nin şansı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünyayı değiştirecek büyük bir gelişmenin hemen öncesinde, Türkiye’yi de doğrudan etkileyecek bir gündem ile karşı karşıyayız.

Elips Haber’de yer alan habere göre, Batı Dünyası’nın inşa ettiği kural temelli dünya düzeni büyük ölçekte çatladı.

Reel politik düşünceler küreselleşmenin önüne geçirilmeye çalışılsa da ben buna pek prim vermiyorum.

Fakat 80 yılda oluşan uluslararası hukuk düzeninin şu an tek savunucusu Avrupa Birliği kalmış durumda…

Zira Yalta ile başlayan, Birleşmiş Milletler’in kuruluşuyla devam eden süreç devletlerin saldırganlığını sınırlayarak görece bir barış meydana getirmişti.

En azından savaşlar, büyük yıkımların olduğu konvansiyonel yöntemlerden daha çok istihbarat yöntemlerine indirgenmişti.

Bugün ise o konvansiyonel yani “Yehova ne verdiyse dalın!..” mottosuyla İsrail’in Gazze’ye yaptıkları insanın hafsalasına sığmıyor.

İnsanlığın büyük imtihan verdiği bu soykırım, dünyanın gözü önünde Batı normlarını hiçe sayarak yapılıyor.

Batı halklarını duymayan Batı yönetimlerinden bazıları hizaya gelse de, güç sahibi olanların büyük çoğunluğu hâlâ yola gelmiş değil.

İşte bunu sağlamak adına BM’nin 80. Genel Oturumu’nda Filistin’in devlet olarak tanınması kararı alınması planlanıyor.

İşin garibi ise, Batı sisteminin kurucusu ve BM’nin mimarı ABD’nin, bu işin gerçekleşmesini önlemek için  Filistin delegasyonuna vize vermemesi ve bu amaca dönük bir dizi diplomatik girişim başlatması.

Sebebi ise Kudüs’ün Trump tarafından İsrail’in başkenti ilan edilmesinden sonra BM’de raconu çizilen ABD’nin yeniden bir itibar kaybı yaşamasının önüne geçmek tabii ki de…

Bunu başarıp başaramayacakları bizlere çok önemli çıktılar verecek.

Eğer ABD başarılı olur ve Filistin’in tanınması konusunda bu kadar büyük bir konsensüs oluşmasına rağmen Gazze’deki katliamlar göz ardı edilip karar alınmazsa, o zaman Batı sistemine olan güven büyük bir yıkıma uğrar.

Yok eğer Filistin’in BM’de temsil edilmesi sağlanırsa, o zaman İsrail’in soykırımını önleyecek bir Barış Gücü için zemin yakalanmış olur.

Gerçi hâlihazırda BM normları ve uluslararası hukuk, bugün için Gazze’de bir Barış Gücü konuşlandırılmasına yeterli altyapıyı sağlıyor.

Fakat yine de bu süreç tüm ayrık otlarını susturacak bir yol açacak ve daha çok, vicdanlarının seslerini meydanlarda aylardır dile getiren insanlığın ortak kaderini yeniden inşa edecek.

Eylül ayındaki süreç sadece bunlara gebe değil.

Türkiye için birçok sonucu olacak bu meselenin bir de KKTC boyutu var.

Biliyorsunuz, PKK meselesi ne kadar ülkemizi sıkıntıya sokan bir mesele ise, KKTC’nin haklarını korumak için Yunan ve Rum lobisinin Avrupa’da bize karşı takındığı tutum da o kadar sıkıntı yaratmıştır.

Eğer Filistin tanınırsa, o zaman KKTC’nin önünde kendisini tanıtmak için başka bir engel kalmaz.

Yeterli egemen devletin tanınması sağlanırsa, BM’de KKTC’nin tanınmamasının işten bile değil.

Ama Filistin tanınmazsa, o zaman KKTC için de diplomatik zeminin değiştirilmesi ve 2017’de rafa kaldırılan federasyon sürecinden iki devletli çözüm felsefesini güçlendirecek adımlar atılması gerektiği açıkça görülüyor.

Tüm bunları KKTC’nin Ankara Büyükelçisi İsmet Korukoğlu ile konuştuk.

Jeopolitik güvenlikten bölgesel ittifaklara birçok meseleyi masaya yatırdık.

Bir grup gazeteciyle sorduk, cevap aldık.

Sağ olsun Büyükelçi ile sonrasında birkaç derin meseleye de özel olarak değindik.

Velhasıl-ı kelam, KKTC’nin Mart ayında iyi gündem oluşturmak adına Güney tarafıyla yaptığı görüşmeden 6 maddelik uzlaşı çıkmıştı.

Temmuz ayında bir görüşme daha oldu.

Rum tarafının tek taraflı egemenlik iddiaları hâlâ yerinde dursa da, pozitif sürecin ilerlemesinin yarattığı bir iyimserlik de var.

Fakat ABD’nin silah ambargosu meselesi bölge denklemini zorluyor.

Türkiye’nin deniz üssü ve hava üssü adımlarının getirdiği askeri denklem, güneyi misliyle hareketlendirdi.

Rum tarafının, korkan bir çocuk misali ABD, İsrail, Fransa derken kimi bulursa sarılmasına karşı söylenecek tek söz:

“Denize düşen yılana sarılır.”

Rum tarafının denklemini de kırmaya yarayacak politikalarla, Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı ve Avrupa Birliği üzerinden kurmaya çalıştığı oyunu görüyorum.

Sonuçları, tıpkı Filistin’in tanınması süreci gibi, KKTC nazarında oyun değiştirici olacak.

Fakat bana göre KKTC konusunda esas oyun değiştirici, Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı ittifaktayken saf değiştiren Mısır olacak.

Mısır’ın Türkiye ile savunma alanındaki işbirliği, düşünülenin ötesinde bir bölgesel değişim getirebilir.

KKTC de tabii ki bu denklemde önemli bir yapı taşı olarak oyuna katılabilir.

Benden söylemesi…

Neşat GÜNDOĞDU

Devamını Oku

MAGA 2.0: Trump’ın yeni savaş planı

MAGA 2.0: Trump’ın yeni savaş planı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABD’nin Rusya ile Ukrayna arasındaki savaştan bu kadar kazandıktan sonra şimdi bunu bu kadar çok istekli bir şekilde bitirmek istemesi biraz anlamsız geliyor.

Elips Haber’de yer alan habere göre, Bu savaş sayesinde Avrupalı devletlerin uzun yıllardır NATO’nun talep ettiği bütçelerindeki savunma artışı sağlanmış oldu.

NATO ayrıca Finlandiya ve İsveç’in üye olmasıyla İskandinavlarda genişleyerek etkisini büyüttü.

Daha fazla Amerikan silahı satıldı.

Üstelik AB, 2028 yılına kadar Amerikan kaya gazını —piyasadan daha pahalı olmasına rağmen— satın almak üzere Washington’la anlaştı.

Peki Trump neden, Avrupalı liderleri Beyaz Saray’daki o ünlü oval ofiste toplayarak birçok sübliminal mesaj verdi ve Ukrayna’nın halihazırda işgal edilmiş haritası üzerinden Zelensky’i ağırladı?

Bu tabloya bakınca sanki hikâyenin gözden kaçan başka kısımları var gibi geliyor.

Onları da size ben söyleyeyim.

Biri Arktik…

Trump’ın Grönland’ı satın alma planı işe yaramadı.

ABD’nin buradan çıkarı Arktik’te, Çin ticaret filolarını durduracak ölçekte yüksek geçiş tarifeleri uygulamaktı.

Bunu başaramadı.

Ve ne olduysa bir anda Putin’i SSCB’den satın aldıkları Alaska’da ağırladı ve gökyüzünde ABD bombardıman uçaklarıyla gözdağı verdi.

ABD, diplomasi, tarife artışları ile başaramadığı “Yeniden Büyük Amerika”yı yani Trump’ın MAGA’sını sanırım yeni bir askerî harekât ile gerçekleştirmeye çalışacak.

Fakat böyle bir askerî harekâtın Ukrayna meselesi nedeniyle nükleer savaş tehditleri savurarak son raddeye geldiğini gösteren Rusya’yı harekete geçirmemesi gerekiyor.

Çünkü Ruslar, İkinci Dünya Savaşı’nda yaptıkları gibi vatanlarını kurtarmak için milyonlarca insanını feda etmekten geri durmayacaktır.

Trump, Putin’in bu sıkışmışlık hâlinin planlarını bozmasından endişe ederek masaya oturmasını sağlarken bir yandan da “Dünya’nın Kabadayısı Hâlâ Benim” mesajının altını çizdi.

Ermenistan ile Azerbaycan arasında uzlaşıyı sağlama ve koridorun gücünü kontrol altına alma sürecine bakınca sanırım hikâye ortaya çıkıyor.

Şer üçgenlerinden biri ABD’nin açık hedefi hâline gelmiş.

Ama hangisi…

Öyle bir hedef seçilmeli ki dünya ekonomisi zarar görmemeli,

Öyle bir hedef seçilmeli ki en büyük rakibi Çin’e zarar vermeli,

Öyle bir hedef seçilmeli ki savaştan usanan Amerikan halkının tepkisi çekilmemeli,

Bu şartları sağlayan tek hedef: İran.

İşte Putin’e verilen bir diğer mesaj da bu…

İran’ın İsrail saldırılarına cevap vereceğini göstermesi İran’ın nükleer güç elde etmeden ABD tarafından dizginlenmesi şart koşuyor.

Öte yandan İsrail’i rahatlatmak için bölge dışından yapılacak bir hamle ile İran’ın beli kırılacak.

Süreç belli…

İran’a yapılacaklarla Türkiye’ye gözdağı verecek ve İsrail’in Suriye’deki varlığı kabul ettirilecek.

Bunun nasıl yapılacağını henüz bilmiyorum ama askeri bir gözdağı aynı zamanda Trump’ın sonraki dönem başkanlığı için de kullanacağı önemli bir argüman olacaktır.

Zira Trump, ABD tarihinde iki dönemi arasına başka bir başkanı almış olan tek lider…

Emin olun bunu deneyecektir.

ABD anayasasında açıkça belirtilse bile bu kesinlikle deneyecektir.

Ne de olsa o hikâye bizde tuttu. Onlarda da tutabilir.

Neyse…

İran bunu anlamış olacak ki en büyük müttefiki Rusya’nın bir saldırı durumunda destek gönderme hattı olan Ermenistan’ı hemen ziyaret etti.

İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın her şey bittikten sonra yaptığı ziyaret stratejik olarak çok anlamlı değil.

Zamanında Azerbaycan ile Ermenistan arasında yapıcı bir görev edinebilecekken yanlış ata oynadı.

Bugün o tercihinin sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı.

En güvendiği ve NATO’nun olmadığı tek yer olan kuzey koridorunu artık İran için en büyük tehditlerden biri hâline getirdi.

İran’ın en büyük petrol müşterisi Çin de tabii ki bu süreçte yaşayacağı enerji kriziyle ve peşinden gelecek bilinmeyen daha ne kadar çok Amerikan oyunu ile sekteye uğrayacak.

ABD’nin yumuşak gücü rafa kaldırdığı anladıktan sonra tek hedefin artık deli Dumrul pozisyonuna kayan bir gücün karşısına çıkmamak olduğunu her babayiğit bilir.

İşte bu nedenle olacak ki 2026 yılındaki NATO zirvesi bilin bakalım nerede olacak?

Tabii ki de Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde…

Ortaya çıkan küresel krizlerin Türkiye’de siyaseti getireceği zorunlulukları düşününce insan “Ben bu hikâyeyi bir yerden biliyorum!” deyiveriyor ama…

Deme kardeşim, deme…

Benden söylemesi…

Devamını Oku

Erdoğan’ın 2035 planı

Erdoğan’ın 2035 planı
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Olmaz denilen oldu.

Elips Haber’de yer alan habere göre, Neden olmasın ki…

Cumhurbaşkanı Erdoğan ufak ufak hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor.

Hedef mi ne?

“Bu can bedende oldukça devletin kaderi ile bizim kaderimiz bir olmuştur…”

Demişti bir aralar…

Sanırım sayın Cumhurbaşkanı’nın hedefleri ülkemizin müreffeh ve aydınlık geleceği olmalı.

Aksini düşünmüyorum.

Aksini düşündürmek isteyen dış minnaklar var.

Neyse, geçelim.

Hikâyeyi biliyorsunuz.

Ekonomi kötü…

Düzelebilir mi?

Pek tabii…

Sahibi dizginleri eline alır da “Deh Yavrum!” derse neden olmasın ki?

Fakat dış minnaklar izin vermediği için şimdilik hikâyenin bu kısmı çok gerçekçi değil.

Peki ne olmalı?

Bir Kürt bir de Alevi Cumhurbaşkanı yardımcımız olmalı(!)

Hikâyeye bakınca aslında nereye gittiğini hissettiğiniz anlar olur ya…

İşte hikâyenin bu kısmı Kırmızı Başlıklı Kız’ın ninesinin kurt tarafından yenilerek kurdun kırmızı başlıklı kızı gözüne kestirmesi aşamasıdır.

Tabii ki göründüğü gibi ülkeyi bölmek, vatana ihanete varacak noktalarda değişiklikler yapmak yok.

Aslında eskinin düşmanı ile yeninin kadim dostu arasındaki gelgitler işte…

Ülkenin iki büyük siyasal gücü arasında danışıklı bir dövüş olduğu kadar dövüşmeli bir çekişme de var.

Olması da gerekir zaten.

Malum siyaset!..

Ne olmasını istediğini söyleyerek bazen ne olmaması gerektiğinin altı çizilir.

Bahçeli bu çıkışı yapınca olmayacağını zaten biliyordu.

Amaç ülkeyi Irak’a çevirmek değil.

Başkanlık sisteminde ısrarcı olmak.

Başkanlık sistemi Erdoğan’ın hayali gibi görülse de hikâyesini Bahçeli yazıyor.

Gerek 100 maddelik anayasa teklifinde gerek ise şimdilerde konuşulan çözüm komisyonunda hikâyenin bu kısmı pek bir gizli, pek bir karanlık…

Zamanı geldi diye düşünen bir kesimin artık esti defterleri açacağı inancı bence gerçeği yansıtmıyor.

Tony, Johnny gelse bile bu hikâye değişmez.

Ama hikâyenin başlangıcında denize düşen yılana sarılır sözü ile vuku bulan birliktelik artık tam tersine dönmüş durumda.

Komisyon kurulacak.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ajandasında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini Yarı Başkanlık gibi bir sisteme evirmek ve Cumhurbaşkanlık makamının dış politika, silah sanayi vs. gibi etkili bazı işleri uhdesine alarak ilerlemek arzusu var gibi geliyor bana…

Nasıl bildin demeyin, içime doğdu!..

He bunu nasıl yapacak(?) alabileceği oy oranı belli derseniz, ona da içimdeki o arsız ses şöyle cevap veriyor:

Ne olacak sanki Anayasa değişir, Cumhurbaşkanı’nı halk değil yeniden Meclis seçer.

Erken Cumhurbaşkanlığı seçimi için Anayasa değişikliğine bir madde koyularak mevcut Meclis’in Cumhurbaşkanını seçmesi sağlanır.

Hoop!..

Sandık derdi bitti gitti…

İşte sana mis gibi 2035 Planı…

Gelsin yeniden temsili Cumhurbaşkanlığı ile devlet başkanlığı ve yeniden gelsin 7 bilemediniz 8 senelik görev süresi değişimi…

Diğer maddeleri ne mi yapacaklar?

Güzel kardeşim her şeyi de ben söylemeyeyim şimdi değil mi?

Fakat oyunların üstünde bir oyun vardır!

Dış minnaklar bir yandan, iç minnaklar başka bir yandan hesap üstüne hesap yapıyor.

Bakalım ne olacak?

Benden söylemesi…

NOT: Babamın vefatı vesilesiyle arayan, soran, acımıza ortak olan tüm dostlarıma, okurlarıma ve izleyicilerime gönüldaşlıkları için çok teşekkür ediyorum. Bu süreçte derdimiz ve tasamız nedeniyle aramalarına ve mesajlarına dönüş yapamadığım için gönül koymasalar da onları üzmekten imtina ettiğim büyük bir dost ve seven kitlesi kazanmışım. Ne mutlu bana.

Neşat Gündoğdu

Devamını Oku

Neşat Gündoğdu kimdir?

Neşat Gündoğdu kimdir?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde “Enerji, Üretim, İletim ve Dağım” ön lisans eğitimi aldı. Polis Akademisi’nde “Uluslararası Güvenlik” Yüksek Lisansı yaptı. Isparta Üniversitesi’nde “Avrupa Birliği Çalışmaları” Yüksek Lisansına başladı. Ardından Kırıkkale Üniversitesi “Ekonomi” yüksek lisansına geçti. Ayrıca ODTÜ’de “Bilgisayar Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği (BÖTE)” bölümünü kısa bir süre okudu, iş nedeniyle bıraktı. Hem çalışıp hem okuyarak eğitim finansmanımı sağladı. Profesyonel iş hayatına İstanbul’da başladı. Bir süre Conrad Hotel, Kanyon, VİA Land, Atatürk Havalimanı, Koç Üniversitesi’nde yöneticilik görevlerinde bulunarak 50 kişiye ulaşan ekipleri yönetti. Çeşitli sektörlerde doğrudan 10 bin kişiye ulaşan sektör planlamaları yaptı. 20 milyon dolar bütçeli bir ithalat ve üretim sürecini 3 yıl aktif yönetti. Kişisel ilgim olan Satranç ile bir dönem profesyonel olarak ilgilendi. Evlilik sonrasında Ankara’ya yerleşti ve bir süre yayınevi editörlüğü ve ardından Genel Yayın Yönetmenliği ile meşgul oldu.

Yayınevindeki işimden sonra medya sektörüne girdi ve 2017’den bu yana ulusal bir gazetede, birkaç internet haber sitesinde ve birçok ulusal televizyonda; Muhabir, Haber Müdürü, Ankara Temsilcisi, Program Yapımcısı, Hazırlayıcısı ve Sunuculuk görevlerinde çalışma fırsatı buldu. Birçok ulusal televizyon ve radyo kanalında yorumculuk yapmaya devam ediyor. Ulusal ve uluslararası birçok panel ve kongrede moderatör görevinde bulundu. Akademik düzeyde eğitimler veriyor.

Enerji alanında Türkiye’de en yetkin düşünce kuruluşu olan “Türkiye Enerji Stratejileri ve Politikaları Araştırma Merkezi (TESPAM)’nde” 2O17’den bu yana “Genel Sekreter” olarak akademik çalışmalar yapıyor ve yönetimsel görevler üstleniyor. 2O24 Ağustos ayından bu yana İstanbul Now TV Ankara Haber Müdürü olarak görev yapıyor.

Devamını Oku

Zengin vergisi ve kriz lüksü

Zengin vergisi ve kriz lüksü
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Sistem krize girdiği zaman “Zenginden alınacak vergilerle krizlerin aşılacağı!..” söylemi gündeme gelse de her zaman aksi yönde hareket ediliyor.

Peki ama neden?

Kapitalizmin genel yaklaşımı, insanların yatırım iştahını açık tutmaya dayanıyor.

Tabii ki bunun arkasında da insanların dünyalık hırslarını tamamlamak için ortaya koyacağı girişimlerin büyük bir etkisi var.

Bunu anlamak için illa Hobbes’u okumaya gerek yok.

Herkes dönüp kendi içine baksın ve aslında ne istediği kendisine sorsun.

Cevabı bulur.

İşte Kapitalist Sistem de bunun üzerine kurgulandı.

Dervişler ile Âlimler bilgiyi ve ahlâkı öncelediği için bu sistemi bozan unsurlardır ama zaten onların da sistem üzerinde anlamlı etkileri yoktur.

Bu tabloda bir de kapitalist sistemin yarattığı homeless (Evsiz, sokağa düşmüş) grubu var ki onların sınıflandırılması hâlâ yapılmış değil.

Kapitalist sistem onları görmezden gelmeye devam ediyor.

İnsanların çoğunluğu hırs ve arzuları ile hayatını yaşar.

Gerçi Dervişlerin ve Âlimlerin yine bu hırs ve arzudan münezzeh olmadığı aksine bunu başka bir alana kanalize ettiği bir durum var ama neyse oraya girmeyelim şimdi…

İşte insanların bu yaklaşımını tahlil eden Kapitalist Sistem, zenginliği teşvik eder.

Zengin olanın daha zengin olması ancak daha fazla yatırım yapacağı gerçeğine dayanır.

Tabi illegal bir toplum yapısı varsa yatırım dışı unsurları da gündemine alanlar olur.

Bu tarihsel olarak bir noktada doğru olsa da herhangi insani bir kanuna tabii olmayan uluslararası sistemin bu kâr hırsı ile kapitalizmden emperyalizme geçmesi hiç de zor olmadı.

Velhâsıl kelam dünya Uluslararası Hukuk ve Liberal değerlerle dengeyi bulmaya çalıştı.

Sistemin dışına çıkarak olmadık kârlar elde edenler aslında sistemin açıklarını kullanarak doğal büyümesini bozanlar oldular.

Kapitalist Sistem bunlara tepki olarak ortalama 25 yıllık kriz döngüsüne girdi.

Artık bu kriz döngüleri aşağı yukarı 10 yıllık periyotlara kadar düştü.

Krizler her ne kadar ulusal sebeplerle ortaya çıksa da artık Küreselleşmeyle birlikte uluslararası sebeplerin de krizleri tetiklediği bir dünyada yaşıyoruz.

Fakat bugünün dünyasının bâki olan tek gerçeği; yatırım için kapitalin yani paranın toplanması ihtiyacıdır.

Bu nedenle de zengin sınıfın yani üst gelir grubunun servetine koyulan vergiler, onların hayatını değiştirecek ölçeğe ulaşmazken alt ve orta gelir gurubunu oluşturan kesimler vergilerin ağırlıklı yükünü çekiyor.

ÖTV gibi lüks tüketim vergileri ile temel tüketim ürünlerinden alınan yüzde 1 gibi KDV ile nispeten bir denge sağlanmaya çalışılsa da görüldüğü üzere yükün çoğunluğu yine toplumun geniş kesimini oluşturan bu iki guruba yükleniyor.

Bunun da bir çözümü var.

Yıllardır söylüyorum.

Dijital para, hem geliri hem de vergiyi adil bir düzene oturtacak birçok imkân sağladığı gibi devletin vergi kayıplarını da giderecek bir düzen inşa edebilir.

Kalkınma Planında 2028 yılı için uygulama takvim verilse de halihazırda işin sahibi olan Merkez Bankası’nda bunu ciddiye alacak bir çalışma görmüyorum.

İktidarın parasal genişleme politikasından zengin olanların sıra sıkılaştırma politikalarına geldiğinde olabildiğince az etkilenmesi, bir adaletsizlik doğuruyor ve bunu düzeltecek yegâne kurum Merkez Bankası hâline geldi.

Normalde yürütmenin kanun ve kuralları ile politikalarının etkili olduğu bir düzenin kurulduğunu söylerdim ama Türkiye o eşiği geçeli epey oldu.

Akıl ve mantık ile hareket etmek yerine toplumun bir kesimini koruyan yaklaşımlar iktidarın birincil gündemi olmaya devam ettiği için ülkenin düzelmesinde kurumsal akla olan ihtiyaç açıkça görülüyor.

Verginin kutsallığından bahseden Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bile iktidara yakın duran şirketlerin vergi aflarına bir şey yapamadı.

Hâlbuki olması gereken, bir şirket eğer stratejik değilse batacaksa bırakın batsın.

Bir zombi şirketin vergiyi hesaplamadan ticari hayatta var olması, eninde sonunda o şirketin ayakta kalması için yine alt ve orta gelir grubundakilerin sırtına vergi yükü olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Vatandaş neden bu kadar yük ödesin?

Üstelik gelişmiş ülkelerde, Kapitalist Sistemin fırsat eşitliğini sağlamak adına girişimcilik ekosistemleri yoğun bir şeklide kullanılırken ülkemizde birkaç naif çaba dışında hatırı sayılır girişimcilik desteği olmadığı da açıkça görülüyor.

Yani sistemde dikey yükselmek de çok mümkün değil.

O zaman neden koruyoruz bu şirketleri, sadece istihdam sağladıkları için mi?

Peki verimlilik ne olacak?

O nedenle dijital para yani Dijital Türk Lirası en azından bu işlere daha fazla katma değer sunacak birçok alt yapı geliştirilmesini imkân tanıyabilir.

Bunu başaracak adımlar atmak da evvela Merkez Bankası’nın kurumsal gücü ve onu temsil eden Başkan Fatih Karahan’ın omuzlarındaki büyük bir yük!..

Bu yükün farkında olarak ülkenin dönüşümünde ne kadar büyük bir sorumlulukları olduklarını görmeleri gerekiyor.

Siyaset, bu dönüşümü başaramıyor.

Bu görevi sahiplenecek ülkenin bilimsel aklının çoğu da üniversitelerde makam rantı peşine düşmüş durumda…

Olması gereken hiçbir şey olmuyorsa o zaman aklı başındakilerin bir şeylerin olmasını sağlamaktan başka sorumluluğu yok demektir.

Bunu anlayanlar ile bunu yapmaktan korkanların arasında kalanların tümü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ancak muhalefetin kazandığı belediyelerdeki AK Parti döneminden kalan SGK borçlarını zorla tahsil ettirmeyi önerebilir.

Erdoğan siyasi hayatının son döneminde yaptıklarıyla yirmi yılı aşkın iktidarının nasıl hatırlanacağını gösterecek.

Rahmetli Başbakan Ecevit’in emeği kutsal tutmak adına iktidar döneminde başlattığı KPSS’yi kurmak başta olmak üzere tüm adımlara bakarak aslında sistemin sömürülerine karşı ne kadar da büyük bir çalışma içinde olduğunu anlamak gerekiyor.

Ya da Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın sistemin zorluklarını aşmak için Batılı yöntemleri dayattığında ortaya çıkan yıkıcı tablonun Türkiye sosyolojisini getirdiği durumu irdelemek bizlere çok uzak gelmemeli.

Merhum Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in konjonktüre göre hareket eden devletçi yapısı ile yapılan siyasetin kazanımları da ortada duruyor.

Darbelerin getirdiği düzenlemelerin yıkıcı etkilerini dönüştürecek, sorumluluk alan kişilerin olduğu bir toplum olsaydık tüm bunlar mümkün olabilir miydi sizce?

Bugünün gelişmiş ekonomilerinden biri olan İngiltere diye basitleştirdiğimiz Birleşik Krallık’ta, Amerikalı pop yıldızı Taylor Swift’in ülkedeki konserinin oluşturduğu finansal ve ekonomik durum bile analiz ediliyor.

ABD’li şarkıcı Taylor Swift’in turnesi nedeniyle ülkede otel fiyatlarının artması enflasyon hesaplarına konu oluyor ve İngiltere Merkez Bankası’nı (BoE) faiz oranları konusunda yeni bir denkleme itiyor.

Bu iki şeyin göstergesi olabilir.

Ya Merkez Bankası ekonomiyi yönetemeyecek kadar beceriksiz(!) ya da gerçekten en ufak ayrıntı bile gözden kaçırılmıyor!

Takdir sizin…

Vurgulanması gereken yer ise kesinlikle ama kesinlikle bizim daha fazlasını yapabileceğimiz gerçeğidir.

Ve bunun için hâlâ pozitif gündem oluşturacak fırsatlarımız var.

Benden söylemesi…

Kaynak : elipshaber.com

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.