17 Haziran 2023 Cumartesi
İşgal Gazze'de soykırımını sürdürüyor, şehit sayısı 4 bin 385'e yükseldi
HER YAŞAM DENEYİMİ BİZLERİN AKIL YOLUNA IŞIKTIR
Yavuz Ağıralioğlu: Anahtar Parti Türk Siyasetinin Yeni Umudu
ALKAYIŞ VE YAKLAŞAN SEÇİMLER
Adıyamanlılar ADVAK’ta Bayramlaşacak
GÖLGE SAVAŞLARI- DEPREMLER, YANGINLAR, FELAKETLER
Hayatımızın en ince ayrıntılarını kaydeden defterimiz orada her şeyi ortaya koyacak. Konuşmaktan, muhasebemizi yapmaktan imtina etsek de, dilimiz konuşmasa, ellerimiz, ayaklarımız, derilerimiz dile gelecek ve şakıyacak bülbül misali! Anlatacak bir bir yaptıklarını!
Dünya hayatımızdaki belgelerimizi bir bir dile getirecek ellerimiz, ayaklarımız, gözlerimiz, kulaklarımız, derilerimiz, istesek de istemesek de!

Demiyor muydu Yüce Yaradan:
“Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onu görür. Kim zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür. (zilzal: 7-8)
Kayda geçmiştir çünkü zerre miktarı, atom kadar küçücük olan her şey!
“Onlar biz onların fısıltılarını dahi işittiğimizi ve yanlarında bulunan elçi meleklerimize yazdırdığımızı bilmezler mi?” Zuhruf : 80)
İnsanlara yaptığımız zulümler, ettiğimiz tezyif ve tahkirler, kınamalar! Birisini alaya almak için kaş göz işareti, küçük büyük her şey yazılmıyor mu sanıyoruz
Tartılmamak için, muhasebeye çekilmemek için, defterimizle yüzleşmemek için kim bilir yine ne hilelere, ne dolaplara başvuracağız ama heyhat! Kaçacak yer olmayacak, tartılacağız.
Ebedi zannettiğimiz bu dünyada, hayatı bize bahşedeni, hayatı yaşayacağımız bütün imkânları lütfedeni düşünemedik ve bütün bütün kaybettik!
Belki bu gün, belki yarın, belki bir ay sonra ya da üç beş ay sonra veya beş on yıl sonra huzuruna varacağımız ve “Ne yaptın kulum?” diye soracak olan Yaradan’a ne cevap vereceğiz?
Tıkanan kalp damarlarımızı açtırmak için önüne yattığımız cerrah’ın damar yolunu açmasıyla yeniden dönüyoruz yaşama!
Peki kalbimizde hissettiğimiz kirlenme, damarlarımızda dolaşıp duran kirli akım, yarın kalp, damar, kirlilik, temizlik ayrışması yaşanacak anda verebileceğimiz cevabımız nedir acaba?
Dünyaya gözümüzü açtığımız andan itibaren hep o tartı ve muhasebe anına doğru yol alıyoruz. Gelip gitmeyen yok, gidip de dönen yok. Zengin fakir, dünyanın neresinde yürürsek yürüyelim, yerde gökte, karada denizde…
Kirlenmiş bir kalple huzura gitme, kara bir yüzle, hüsran içinde, malın ve evladın fayda vermediği günde, “Kaçış nereye? “ demenin bir anlamı yok!
Günümüzde birbirimiz ile korkunç bir uzaklık, bir kopuşma var. Sanki İlahî mesajdaki ayet: “ O gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından… kaçar”ı (Abese:34-36) yaşıyoruz.
Kendimize sormamız gerekmiyor mu? Nedir bu hal? Şu anda kıyamet gününü yaşamıyor muyuz? İnsanlık giderek daha fazla çürüme, yıkım ve ölümle yüz yüze, en büyük insanlık felaketleri yayılıyor. Ahlâkî, siyasî ve ekonomik boyutlarda iflas yaşanmıyor mu?
Virüs girdi ruhumuza, kalbimize, iç dünyamıza! Benlik virüsü! Uyuşturdu bizi dünya ve narkoz etti ahiretimizi! Halbuki İslâm dini benlik virüsüne karşı müthiş bir ahlak prensibi koymamış mıydı ortaya?
Kendimiz şiddetli ihtiyaç içinde olsak da kardeşlerimizin iyiliğini, ihtiyaçlarını tercih etmek, kardeşlerimizin acısını kendi acımızdan önemli görmek gerekmiyor muydu?
Özverinin ve fedakârlığın zirvesinde bulunan Hz. Ebu Bekir (R.A) : “Başkalarının acısını dindirmek için acı çekmek hakiki cömertliktir.” Buyurmamış mıydı?
Dünyaya kul-köle olduk. Yapamadık iç mücadelemizi! Zahmetsiz rahmet bekledik Yüce Yaradan’dan! Bedava zannettik her şeyi!
Böylece oruç tutuyoruz zannettik ama oruç tutmadık! Zekât veriyoruz zannettik ama zekat vermedik! Hacca gidiyoruz zannettik ama hacca gitmedik! Namaz kılıyoruz diye kendimizi kandırdık ama kılmadı bizi namaz!
Lüks arabalarımız oldu, gırtlağımıza kadar gömüldük ahlaksız siyasetin batağına, kapış kapış elde ettik haram dolu ihaleleri, başladık ihtişamlı villalarda yaşamaya ama adam gibi adam olamadık! Bırakmadık dünyada huzur! İslam’ın öğrettiği güzelliği, evrenselliği ve herkesi kucaklayan sınırsız aşkı yaşayamadık, yaşatamadık birbirimize ne yazık ki!
Dünyaya nizâmat vermek sevdasıyla başladığımız siyasetimizi dünyanın başına bela ettik! Bize de yar olmadı, âleme de yar olmadı!. Batsın yerin dibine, değil bize; bütün cihana huzur ve refah getirmeyen siyaset!
Ümmet olamadık Muhammed Mustafa’ya (A.S), Kâinatın mimarının tevhit evinin temelini atan İbrahim’in torunlarıyız ama ne yazık ki, Hz. Hüseyin ve Hz. Hamza’nın, mübarek kanlarının dökülerek Şehit edilmelerinin anlamını idrak edemedik. “ Mümin müminin aynasıdır.” hakikatini taşıyamadık.
“Düşünce Dünyam “ adlı kitabımdan bir kesit.
Halkları bilinçsiz ve duygusuz sürüler hâline getirmeyi başaran küresel faşizmin karşısında, yaşadığımız gelişmeler karşısında umut kırıcı bir sessizliğe gömülmüştür insanlık dünyası.
Toplumları statükocu çerçeveler ve içeriklerle baskılamaya devam ediyor köhne gelenekler, yönetimler, yaklaşımlar. Çıkarlar peşinde olan her bencilliğe karşı, ihlas ve samimiyetten uzak haykırdığımız birlik ve beraberlik söylemlerimizi gerçeğe dönüştürmeliyiz. Sorumluluklarımızı yoğunlaştırarak sürdürmek suretiyle yenileyebilir ve güçlendirebiliriz dünyanın değiştirilebileceğine yönelik umutlarımızı ve inancımızı.
Yapamayacağımız hiçbir şey yoktur inancımıza gereği gibi ve bir bütünlük içerisinde sahip olduğumuzda. Gerçek bir inancın, gerçek bir yönelişin, gerçek bir direniş iradesinin bütün çok gelişmiş teknolojileri etkisiz kılabildiğini yeryüzü coğrafyasındaki direnişler sayesinde bir kez daha ve unutulmayacak bir şekilde öğrendik.
Her şeylerini kaybederler kendi değerlerinin anlamına, gücüne, içeriğine, erdemine, güvenini kaybeden bireyler ve toplumlar. Bir dava sahibi olmadan, bu davanın anlam ve mahiyetini kavramadan, ortak bir amaç edinmeden, ortak bir amaç için birlikte hareket etmeden yaşamak, yaşamak değildir.
Onurumuzla Yaşamak adlı kitabımdan bir kesit.
Günlük yaşantımızda panik ve telaştan uzak durduğumuz ölçüde, sessizlikle, sakin ve kararlılıkla gördüğümüz işlerimizde başarıyı daha hızlı yakalayabiliriz. Kendimizi bir gayeye, bir hedefe ve bir ideale yönlendirebilirsek, hedeflediğimiz amacımıza daha hızlı ulaşabiliriz, başarı elde edebiliriz.
Aile içerisinde, mümkün olduğu ölçüde hoşgörü ortamı oluşturmaya çalışmalıyız. Huzurlu, mutlu, sağlıklı ve başarılı insanlar çıkarır huzurlu bir aile ortamı. Aksi takdirde çok para, mal, mülk, lüks yaşantı aile bireylerine huzur getirmez. Ailenin her ferdi, aile içerisinde fedakârlık duygularıyla hareket ederek, birbirini en iyi şekilde kollamalı, yapılan çalışmalara yardımcı olmalı, işlerin aksamasına meydan vermemeye özen göstermelidir.
Her programı aksatarak altüst eden parasızlık durumuna düşmemek için ekonomik gücümüzü tasarruflu ve itiyat ile kullanmalıyız. Kiracılık nedeniyle önemli ölçüde ortaya çıkan aile içi huzursuzluklara ortam oluşturmamak için, barınabileceğimiz bir evimiz olmalıdır.
Çevremizde yaşayan başarılı, inançlı, milli ve manevi değerlerine bağlı muttaki insanlar varsa, onları ziyaret ederek, yaşayan canlı yaşamlarını örnek alabiliriz
Helâl kazanmalıyız ve helâl yollardan yiyip içmeliyiz. Helâl kazancımızı da haram kazancımız lekelememelidir. Kalp ve ruhu huzursuz ve sağlıksız eder haram kazanç. Kirletir, karartır aile ortamının saadet ve mutluluğunu.
Son zamanlarda gittikçe ihmal edilen, dışlanan, sahiplenilmeyen büyüklerimizi sıkça ziyaret etmeli, gönüllerini almalıyız. İnsan ilişkilerinde, alışverişte, komşulukta ve çalışmalarımızda sergileyeceğimiz güzel davranışlar, bize huzurlu bir yaşamın yolunu açar, insanların takdir ve iltifatlarını kazandırır.
İç dünyamızın, gönül âlemimizin huzurla dolması için, çevremizdeki fakir ve yoksulları kollamalı, fakir öğrencilerin eğitimlerini tamamlamaları için yardımcı olmalı, bela ve musibetlere maruz kalanlara teselli ortağı olmalıyız.
İşimizi çok iyi yapmalı, çalışmalarımızda örnek kişi olmalı, çevremizdeki insanların sevgi ve ilgisini uyandırmalı ve her geçen gün başarımızı arttırmalıyız.
Kazım Çetinkaya
Biz ise yalnızca münafıkların sayısını arttırdık kalplerini değiştiremediğimiz insanların bedenleri üzerinde kurduğumuz güç ve iktidar ile. Beğenmediğimiz düşmanlarımıza bile taş çıkarttık onların yaptıkları yanlışları yaparak. Sanki hayattan ve insanlardan intikam alırcasına!
Başkalarının şeref ve haysiyetini kendi haysiyetimiz kadar düşünmedik. Yalan ve iftira çemberinde boğulup debelenirken, yalan ve iftiranın bumerang gibi bir gün bizi de vuracağını muhakeme edemedik. Başkalarına göre kendimizi konumlandırdık. İnsanlar için güvenilir liman olmaktan çıkacağımızın muhasebesini yapmadan, düşmanlarımızın beğenmediğimiz yöntemleriyle onları alt etmeyi düşündüğümüz günden beri kaybettik.
Bizim hoşumuza giden, menfaatlerimizi okşayan, duymak istediklerimizi söyleyenleri makbul görüp baş tacı yaptık, bizi uyaranları ve eleştirenleri zararlı gördük yolda bıraktık. Baş tacı yaptıklarımız dost olmayınca, zararlı gördüğümüz dostlar da bizden uzaklaşınca kör oldu gözlerimiz, sağır oldu kulaklarımız, katılaştı kalplerimiz, lâl oldu dillerimiz.
Yanlış yapabileceğimize, yanılmış olabileceğimize ihtimal vermedik asla. Hepimiz kendi mutlak doğrularımızın olduğu inancıyla bir ömür kendimizi ve insanlığı inkâr ettik. Hep en doğruların temsilcileri olarak kendimizi gördük, ötekilerine ise ya acıdık ya da dillerimizin en keskin ucuyla onları hep doğradık. Yanlışta olan hep başkaları! Hiç birimiz kendi mahallemizdeki bu mutlak doğrucu fanatizme yüzleşme yürek ve cesaretini göstermedik.
Birazcık kendi kampımızdakileri eleştirenlere anında ihanetçi yaftası yapıştırdık. Kutuplaştırmayı çatışmaya dönüştürenler nedense hep kamplaşmaktan en çok şikâyet edenler oluyor. Eksik ve kusur aramakta asla sınır tanımıyoruz birbirimizi vurmak için pusuya yatmış avcılar misali.
Bize her türlü yanlışı yaptırabiliyorsa karşımızdakini düşman gören zihniyet, Müslümanlıktan da insanlıktan da dem vurmaya yoktur hakkımız. Artık dinlemek ve hatta görmek bile istemiyoruz hiçbirimiz karşı kampta gördüğümüz birini. Karşı kamptakileri bırakınız, kendi mahallemizde bizden farklı düşünenleri bile anında yaftalıyoruz hatta tekfir derecesinde aşağılıyor ve dışlıyoruz. Bizi bir araya getirip barıştıracak, sulh ve selameti sağlayacak kimseler bırakmadık. Kavganın tarafı haline dönüştürdük her kesi, yazık ettik kendimize ve bütün insanlığa.
Kazım Çetinkaya
Avrupa ve Amerika’da da filizlenip yayılmaya başlayan, Atlantik’ten pasifik’e kadar uzanan coğrafî bir alanda yer alan bir buçuk milyarı aşkın nüfusuyla İslâm dünyası, Allah’ın Kelamını yüceltmek (İ’lay-yı kelimetullah) için büyük bir potansiyel teşkil etmektedir. Ne gariptir ki sahip olduğu bu kapasiteyi Allah yolunda tam olarak kullanmaktan ve geliştirmekten bugün hâlâ çok uzak olması, hem kendisi hem de bütün insanlık için ızdırap vericidir.
Bugün hâlâ belirsiz bir pozisyonda durmaktadır öz gücünü kendi gelişmesi için kullanmak ile bu gücü beyhude bir şekilde kendi aleyhine ve dışarıdaki gayri Müslimlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde israf eden İslâm dünyası.
Devletin dinini İslâm olarak beyan eder İslâm ülkeleri anayasalarının büyük çoğunluğu. Pakistan, Kuveyt gibi bazı ülkeler İslam’ı ümmetin ve devletin varoluş nedeni olarak görmekle beraber, buna Batılı anlamda ulus veya devlet gibi bazı tanımlayıcı kavramları yani belirli bir topluluğu, toprak parçasını ve egemenliği ilave etmektedirler. Bu da tek başına İslâm’ı, varoluş nedeni olarak yetersiz görmek anlamına gelmektedir.
Mısır, Fas, Sudan gibi üçüncü grup ülkelerde ise İslâm, pastanın üzerine konulacak krema gibi bir hüviyet arz etmektedir. Malum, bunların iç yapıları ve kurumlaşmaları İslâm’dan ziyade Batılı anlayış çerçevesinde şekillendirilmiştir.
Bugün için ümmetin Peygamber’in Medine’deki yönetimi boyunca sahip olduğu hareket, duruş bilinç ve uyanıklığa sahip hiçbir İslâam ülkesi ne yazık ki görülmemektedir. Günümüzde İslâm dünyasının en acınacak durumu, belki de eğitim alanında iflasın eşiğinde olmasıdır. İslam dünyasında bilgili ve seçkin insanların varlığı, hem de azımsanmayacak kadar çok olduğu bilinmekle beraber ne yazık ki, İlahî yasaların kendi varoluş nedeni olduğu bilinciyle dünyayı dönüştürebilecek ve eşyayı İlâhî düzenle uyumlu kılabilecek şekilde, bir Müslümanı eğitebilecek imkânlardan ve atmosferden de yoksunuz.
Tarihin fırtınalı, zahmetli ve girdaplı sıkıntısına girerek, istenen dönüşümü gerçekleştirmek için çaba harcamak zorundadır Müslüman. Kendini disiplin altına almak ve nefsini terbiye etmek amacı dışında, toplum içinde tecrit edilmiş münzevi bir yaşam sürme hakkına sahip değildir Müslüman. Kâinatın Efendisi(s.a.v)’in, özellikle vahiy öncesinde kendini disipline etmek için inzivaya çekildiğini hatırlıyoruz. Gerçekte vahyin inişinin, Hz. Peygamber’in ibadetinin doruk noktası olduğu söylenebilir.
İşte bu aşamadan sonra, kendisini öldürmeyi planlayan düşmanlarıyla mücadele etmesini, bir toplum oluşturmasını, İslâm’ın Site Devletinin temellerinin atılması için hicret etmesini, devlet kurmasını ve halkının maddi hayatını geliştirmesini isteyenin bizzat Allah olduğunu biliyoruz.
İslam ümmetinin peygamberi siyasî, ekonomik ve askerî gerçekliği kucaklayarak, Allah’ın emri ve yardımı ile tarihin akışını değiştirdi. Baba ve aile reisi, bir tüccar ve tedarikçi, devlet adamı ve hakim, askerî lider, davetçi ve bir peygamber idi Hz. Muhammed(s.a.v). Hiçbir şeyi klavuzsuz ve istikametsiz bırakmadı kendisine inen ve insanlar arasında en önce kendisinin hayata geçirip uyguladığı vahiy.
Allah, ne bu dünyadan vazgeçerek öte dünyayı istememizi ne de bu dünyayı dışlayarak ihmal etmemizi emretmiştir. İslâm’ın dünyaya gerçek değerini veren bir din olduğu sonucunu çıkarabiliriz. “Amelde mükemmellik”, Yüce Kitabımızın bütün mahlukatın yaratılmasındaki amacı tanımladığı anlamda felahın, yaratılış unsurlarının yani erkeklerin ve kadınların, nehirlerin ve dağların, ormanların ve buğday tarlalarının, köylerin ve şehirlerin, ülkelerin ve insanların dönüştürülmesinden başka bir anlamı olamaz. Hiç şüphesiz, bu dünyanın, bu uzayın ve bu zamanın değerle doldurulması din için yalnızca önemli değil, aynı zamanda onun için bir amaçtır. (Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakan, yoksulu yedirmeyi özendirmeyen kimsedir. (Maun,1-3)
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.