29 Ekim 2026 Perşembe
İşgal Gazze'de soykırımını sürdürüyor, şehit sayısı 4 bin 385'e yükseldi
HER YAŞAM DENEYİMİ BİZLERİN AKIL YOLUNA IŞIKTIR
Ücretsiz Wi-Fi Sekiz Noktada Hizmette
ALKAYIŞ VE YAKLAŞAN SEÇİMLER
Başkan Yıldırım’dan Emniyet Müdürü Kılıçaslan’a ziyaret
GÖLGE SAVAŞLARI- DEPREMLER, YANGINLAR, FELAKETLER
Bir yol medeniyettir. Rögar kapakları ve yağmur suyu ızgaraları da bir şehrin aynasıdır. Çünkü bu unsurlar yalnızca altyapının bir parçası değil; şehir kültürünün, kamu hizmetlerinin, vatandaş güvenliğinin ve insan hayatına verilen değerin de göstergesidir.
Bir şehrin medeniyet düzeyi yalnızca yüksek binalarıyla, geniş caddeleriyle veya ışıl ışıl meydanlarıyla ölçülemez. Bazen bir kaldırımın üzerindeki rögar kapağı, o şehrin yönetim anlayışını anlatmaya yeter.
Özellikle asfalt çalışmaları sonrasında kot farkı nedeniyle yol seviyesinin altında veya üstünde kalan rögar kapaklarının araçların ön takımına zarar verdiği, gürültü kirliliğine neden olduğu ve trafik güvenliğini tehlikeye attığı bilinen bir gerçektir.
Peki, asfalt çalışmaları yapılırken rögar kapakları ve yağmur suyu ızgaraları neden yolun seviyesiyle uyumlu hâle getirilmiyor? Yeni asfaltlanan bir yolda, daha ilk günden sürücüleri rahatsız eden bu sorunların önüne neden yeterince geçilemiyor?
Oysa yolun asfaltlanması kadar, yol üzerindeki altyapı elemanlarının da uygun seviyeye getirilmesi önemlidir. Yapılan bir hizmetin eksik bırakılması, hem vatandaşın konforunu hem de kamu kaynaklarının verimli kullanılmasını olumsuz etkileyebilir.
Yağmur suyu ızgaralarında da maalesef benzer sorunlarla karşılaşılmaktadır.
Yağmur yağdığında kimi insanlar bereketi düşünür, kimi toprağın suya kavuşmasını, kimi de barajların dolmasını bekler. Ancak şehirlerde yağmurun ardından ortaya çıkan başka bir gerçek daha vardır: Biriken sular, göle dönen caddeler, su altında kalan kaldırımlar ve işlevini yerine getiremeyen yağmur suyu ızgaraları…
Çoğu zaman üzerinden geçip gideriz. Varlıklarını fark etmeyiz bile. Ta ki bir yağmur başlayıp da görevlerini yerine getiremediklerinde, ne kadar önemli olduklarını anlayana kadar.
Oysa yağmur suyu ızgaraları, şehirlerin yağışlara karşı korunmasında önemli bir işleve sahiptir. Yapraklar, toprak, plastik atıklar ve çeşitli çöpler nedeniyle tıkanan ızgaralar, yağmur suyunun tahliyesini güçleştirebilir. Bunun sonucunda yollarda su birikintileri oluşabilir, yayaların ulaşımı zorlaşabilir ve bazı bölgelerde su baskını riski artabilir.
İşte tam da bu nedenle yağmur yağarken değil, yağmur yağmadan önce düşünmek ve önlem almak gerekir.
Peki, kış mevsimi başlamadan önce yerel yönetimler ve ilgili altyapı kuruluşları yağmur suyu ızgaralarının temizliğini düzenli olarak yapıyor mu? Yapılan çalışmaların yeterliliği denetleniyor mu? Tıkanmış, hasar görmüş veya su tahliyesinde yetersiz kalan ızgaralar zamanında tespit edilip gerekli müdahaleler yapılıyor mu?
Bu soruların sorulması, herhangi bir kurumu hedef almak için değil, daha güvenli ve yaşanabilir şehirler oluşturmak içindir.
“Hayır, bütün bunların yeterince yapıldığını düşünmüyorum.” dediğinizi duyar gibiyim.
Peki, çözüm ne olmalı?
Her şeyden önce, asfalt ve altyapı çalışmalarında görev alan personelin gerekli teknik bilgiye ve uygulama becerisine sahip olması gerekir. Rögar kapaklarının ve yağmur suyu ızgaralarının yol seviyesiyle uyumlu hâle getirilmesi, işin sonunda değil, çalışma sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Ayrıca işin tamamlanmasının ardından gerekli kontroller yapılmalı; eksiklikler tespit edildiğinde giderilmelidir. Yağmur suyu ızgaraları da özellikle yağışlı mevsimler öncesinde düzenli olarak temizlenmeli, altyapının işleyişi denetlenmeli ve vatandaşların bildirimleri dikkate alınmalıdır.
Çünkü yapılan bir işin kalitesi, yalnızca ne kadar hızlı tamamlandığıyla değil, ne kadar doğru ve eksiksiz yapıldığıyla ölçülür.
Herkesin farklı yorumladığı hayata dair tek bir gerçeklik söz konusu bence.
Bu gerçekliği kavrayabildiği an insan, hayatına anlam kazandırır.
Birinci problem, yaşama dair temel sorulara cevap verip veremediği.
İşte bu, yaşamın birinci adımıdır.
Şayet bir insan temel sorunlarını içselleştirmiş ise icra ettiği mesleki verimliliğini ön plana çıkarır.
Doğal olarak ailesi adına başarıyı yakaladığında, hoş bir kaygı kendini içten içe hissettirir.
İnsanoğlu, ömrü yettiğince sevdiklerine adar kendini.
Hepimiz yolcuyuz aslında; yolumuz uzun, yorucu ve engelli.
Mühim olan bu uzun ve yorucu yolda engelleri bir bir aşmak ve yolumuza devam etmektir.
Bir defa elimizdeki ile yetinmeyi bilmeliyiz. Bildiklerimizle yaşadıklarımız arasında dengeyi yitirirsek sorunlarla uğraşmak zorunda kalırız.
Dengeli bir kişilik, dengeli bir yaşam tarzı mutluluğun yoludur.
Kısaca, akıllı ve ölçülü olmak gerekli.
İnsan büyüdükçe aşka, sevgiye, mutluluğa, dostluğa doğru, güzel günlerin geleceğini hayal eder.
Gün içinde söylenmeyen cümleler, ertelenen duygular, geçmişten taşınan kırgınlıklar, gelecek kaygıları ve kimseye anlatılamayan mücadeleler bu dünyanın değişmez bir parçasıdır.
Herkesin içinde kimsenin bilmediği bir hikâyesi vardır.
Kimi sustuğu için güçlü sanılır, kimi güldüğü için mutlu. Oysa gerçekler gözüktüğü gibi değildir.
Sosyal medya da yanıltıcıdır. Oradaki hayat çoğunlukla maskeden ibarettir.
Oysa hayat dümdüz gitmez, gitmiyor. Kimsenin her günü harika değildir.
Kimsenin her ilişkisi kusursuz değildir.
Kimsenin her kararı doğru değildir.
Hepinizin mücadeleleri, korkuları, kayıpları ve yeniden başlamaları vardır.
Bu yüzden kendimizi başkalarının özenle seçilmiş birkaç karesiyle kıyaslamayalım.
Çünkü gördüğünüz her şey hayatın tamamı değildir.
Bir insan, kendisini tanıdığını düşündüğü ölçüde aslında kendisinden uzaklaşabilen de bir varlıktır.
Başkalarının tutum ve davranışlarını rahatlıkla yorumlarız, kusurlarını ve eksiklikliklerini bir çırpıda fark ederiz.
Ama iş kendi kusurlarımıza, davranışlarımıza gelince, aynı netlikte görmekte zorlanırız değilmi?
Bazen karakterimiz deki bir zayıflık, dönüşü olmayan zararlara zemin hazırlayabilir. Sonuçlar üzerinden değilde niyetler üzerinden değerlendirme yaparız.
Bu da kişinin kendisine karşı daha hoşgörülü, başkalarına karşı ise daha eleştirel olmasına neden olabilir.
İnsan olarak kendi çıkarlarımızı, öncelendirme eğilimindeyiz. Buda kendi hatalarımızı sadece tesadüf olarak yorumlarken başkalarının hatalarını ise doğuştan gelen karakter kusurları olarak görmemize yol açar.
Peki kendimizi Neden Göremeyiz? İnsanın kendisine dışarıdan bakması hiçte kolay değildir. Çünkü kişi kendi hayatının hem oyuncusu hem de anlatıcısıdır.
Yaşadığı olayları kendi deneyimleri, korkuları, beklentileri ve geçmişi üzerinden anlamlandırır.
Örneğin bir insan kendisini “dürüst” olarak tanımlıyorsa, dürüstlüğüyle çelişen bir davranışını açıklamak için çeşitli gerekçeler bulabilir.
“Mecbur kaldım”, “Başka seçeneğim yoktu” veya “Karşı taraf bunu hak etmişti” diyebilir. Aynı davranışı başka biri yaptığında ise onu daha sert biçimde değerlendirebilir.
Buradaki sorun her zaman kötü niyet değildir. İnsan zihni, kendi benlik algısını korumaya çalışır.
Aslında en büyük sorunumuz her koşulda kendimizi haklı görme eğilimimizdir.
Mesela bir tartışma esnasında, karşı tarafın sesini yükseltmesini anında fark ederiz. Gerekirse sert bir şekilde de o kişiye sesini yükseltmemesi gerektiğini anında söyleriz. Ama iş kendimize gelince yüksek sesle konuştuğumuzu ve karşı tarafı nasıl etkilediğinin farkına dahi varamayız.
Çünkü kendi davranışımızın arkasındaki nedeni biliriz. Kızgınsak neden kızgın olduğumuzu biliriz; kırılmışsak neden kırıldığımızı da biliriz.
Karşımızdaki insan ise bizim iç dünyamızı bilmez, yalnızca davranışımızı görür.
Kızgınlık anında kendimizi görmeyiz ama yakın çevremiz ve arkadaşlarımız, ailemiz bunu dahaobjektif bir şekilde görebilir.
kim bilir belki de karşımızdaki kişiyi yeterince dinlemeyi ve anlamaya çalışmayı bilmiyoruzdur.
Doğal olarak herkesin iyi olduğu yönü kadar bir eksik yönü vardır.
Mesela, benim eksik yönüm; düşündüklerimi karşımdakine söyleyememek.
Bazen öyle şeyler söylemek istiyorum ki içimden geldiği gibi yüzüne karşı dümdüz. Ama söyleyemiyorum. Sizi bilmem ama bana göre sebepleri farklı olabilir.
Ama hep içimde kalıyor. Sonra da keşke böyle deseydim diye düşünüyorum.
Bu eylemler içinde geçerli tabiki. Bu zamana kadar hep yaptıklarımdan değil yapmadımlarından, söyleyemediklerimden pişmanlık duymuşumdur.
Şöyle bir sonuç ortaya konabilir: Kalbimizdeki iyiliği kaybetmeden, insanların bizi üzmesine, rahatsız etmesine izin vermemeliyiz. İyiliği ve güzellikleri hep bir yerlerde saklı tutalım.
Onu kaybettikten sonra geriye değerli olan ne kalır ki.
Burada önemli olan suçlu aramak değil, davranış ile sonuç arasındaki bağlantıyı görebilmektir.
Belki de kendimize açık yüreklilikle şu soruları sormalıyız “Ben Kimim? ” Benim kendimde göremediğim ne var?”
İnsan bu soruyu samimiyetle sormaya başladığında, kendisiyle ilgili daha önce fark etmediği birçok gerçeğin kapısını aralayabilir. Bazen insanın hayatındaki en büyük değişim, dışarıdaki dünyayı değiştirmesiyle değil, kendisindeki eksikliği gidermesiyle başlar!
Adıyaman’ın Çelikhan ilçesinde bulunan ve “İçmeler” diye tabir edilen bu yerde başta böbrek, safra ve mideye iyi geldiğine inanan vatandaşlar tarafından hala rağbet görmeye devam ediyor.
*
Bu yere ilk çocukken gitmiştim. Aradan geçen yıllara rağmen hiçbir şeyin değişmediğini hatta daha kötüye gittiğine şahit oldum.
*
Adıyaman Çelikhan arası 55 Km. Çelikhan’dan İçmeler diye tabir edilen yere ise 23 Km uzaklıkta. Özellikle Çelikhan’dan İçmeler diye tabir edilen yerin son 10 Km’lik kısmında doğru dürüst yol yok. Her hangi bir uyarıcı levha yok.
*
Allah aşkına dağları delerek km uzaklıklara tüneller açıp yol yapan devletimiz bu yere yol mu yapamaz. Elbette yapar lakin burası unutulmaya, unutturulmaya yüz tutmuş gibi.
*
En nihayetinde vardık tabi doğa ve manzara harika. Havası da mis gibi ve serindi. Aracımızı dik bir açıyla, cesaretimizin de yardımıyla bir yere park ettik. Yanımızda getirdiğimiz eşyaları da yürüyerek suyun bulunduğu yere zorlukla taşıyarak bırakabildik.
*
Her taraf irili ufaklı taşlarla çevrili, yürüyerek hareket etmek imkansız gibi, velhasıl bir yerlere kurulduk.
*
Bizden 1 saat sonra da başka 2 yaşlı amcalar geldi. Belli ki onlarda şifa bulmaya.bizlerden 1 saat sonra içmelere gelebilmişlerdi. Tabi adamlar kaybolmuş, zar zor bulabildikleri bir eve soraraktan gelmişler en nihayetinde.
*
Neyse aç karnına şifalı suyu içmek daha faydalı dediler öyle yaptık. Suyun gözüne geldik ama manzara çok kötüydü. Taş birikintileri suyun ağzını yarı yarıya kapatmış, etrafta çöplük adına her şey var. Bir defa suyun gideceği bir akar yok. Suyun bulunduğu yere eğilip girmekte neredeyse imkansız gibi.
*
Bu defa dönüp bir birbirimize şifa bulmaya geldik ama gördüğümüz manzara karşısında pislikten hastalanacağız diye sormadan edemedik.
*
Etrafta hiç tuvalet yok. İnsanlar buldukları yerlere hacetlerini yapıyor. Pis koku ve sinekler almış başını gitmiş vaziyetteydi.
*
Rabbimin bahşettiği böyle bir suyun bulunduğu yer böyle olmamalıydı. Çelikhan kaymakamlığımız dan, Çelikhan Belediyesinden sorumluluk taşıyan devlet büyüklerimizden “İÇMELER” diye tabir edilen yere ailelerin konaklayabilecekleri yol dahil sosyal tesis, barınak v.s yapmalarını istirham ediyorum.

Kahramanmaraş saldırısı hepimizi şok etti. ABD’de görmeye alıştığımız bu tür saldırıların ülkemize sirayet etmesi üzerine, devletimizin acilen önlem alınması gerekliliğini bizlere hatırlattı.
*
Canımız göz bebeğimiz çocukları maalesef kaybettik.
*
Önce Şanlıurfa/ Siverek, daha sonra Kahramanmaraş’da yaşanan saldırılar tesadüfen oluşabilecek bir hadise değil gibi gözüküyor. Telegram gruplarında daha başka saldırıların olabileceği iddiası da var tabi.
*
Bugün gelinen noktada toplumsal olarak belirsizlik içerisinde yaşıyoruz. Kim bilir belkide bu saldırıların amacı da buydu. “Belirsizlik ve kaos” şimdi tüm okulların önünde güvenlik görevlileri bulunmakta. Nereye kadar devam edecek onu da bilmiyoruz. En nihayetinde “devletimize de güvenmek” zorundayız.
*
Yaşanan her iki hadise bir alarmdır. Bir manifestodur artık.
*
Devletimizin tek başına önlem alması yeterli değildir. Burada en büyük iş ailelere düşmektedir. Yalnızlığı sevimli gösteren, bireyselliği “özgürlük” maskesiyle pompalayan aileyi yük, milleti sözde baskıcı ilan eden bir toplum mühendisliği maalesef başarıya ulaşmıştır.
*
Sonuç sessiz bir çöküş, çok sesli ölümler.
*
Antideprasanlarla uyutulmuş, ekran karşısında çürümeye terk edilmiş bir kuşak. “İyimisin” diye soracak bir dostu kalmamış milyonlar.
*
Manevi değerler zayıflıyor. Aile bağları kopuyor. Dayanışma yok ediliyor. İnsan, insana yabancı hale getiriliyor.
*
Sistemin dayattığı modern yalnızlık, artık insanları sıradanlaştırıyor ve biz bireysel tercihler diyerek izlemekle yetiniyoruz. Bu durum bireysel tercih değil toplumsal trajedidir.
*
Şanlı ecdadımız tarihi boyunca değerleriyle ayakta kaldı. Şimdilerde herkes ekrana takılıp sosyal medyanın kurbanı olmuş vaziyette. Kimse kimseyi görmüyor, duymuyor, hissetmiyor.
*
Bu gidişata dur demezsek! ailemize, değerlerimize, maneviyatımıza sahip çıkmazsak, bugün ben, yarın sen, bir başka gün bir başkası, velhasıl bu gidişat sıradan bir gidişat değil.
*
Bu durum toplumun çürümeye yüz tuttuğunun ispatıdır. Bir uyarıdır. Uyanın! yoksa bu sessizlik bir gün hepimizin son çığlığı olacak…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.