02 Haziran 2026 Salı
İşgal Gazze'de soykırımını sürdürüyor, şehit sayısı 4 bin 385'e yükseldi
HER YAŞAM DENEYİMİ BİZLERİN AKIL YOLUNA IŞIKTIR
Yavuz Ağıralioğlu: Anahtar Parti Türk Siyasetinin Yeni Umudu
ALKAYIŞ VE YAKLAŞAN SEÇİMLER
Adıyaman’da LGS öncesi güvenlik ve koordinasyon toplantısı yapıldı
GÖLGE SAVAŞLARI- DEPREMLER, YANGINLAR, FELAKETLER
Bu ülkede pek çok insan, FETÖ’nün nasıl filizlendiğini bilmez.
Tohumun toprağa ne zaman düştüğünü değil, sadece ağacın gölgesini görür.
Oysa bu yapı sıradan bir hikâye değildir.
Bilenler bilir… Ya da bilmek zorunda olanlar.
Bu örgütün gerçek yüzünü en iyi bilenler; sadece bizim değil, dış istihbaratların da radarında olanlardır.
Çünkü bazı yapılar vardır, yerli görünür ama aklı başka yerden beslenir.
Fethullah Gülen’i büyütenler kimdi?
Kimler onu görünür kıldı?
Fuat Doğu…
Kasım Gülek…
Turgut Sunalp…
Graham Fuller…
İsimler bir araya geldiğinde, tablo artık tesadüf olmaktan çıkar.
1971… Ankara…
Bir ev… Ama sıradan bir ev değil.
Bir masa kuruluyor. O masada sadece insanlar değil, gelecek konuşuluyor.
MİT Müsteşarı…
Milletvekilleri…
Diyanet’in zirvesinden isimler…
Ve henüz “sıradan” denilen bir adam…
Soru şu:
Sıradan biri, bu kadar güçlü insanlarla aynı masaya nasıl oturur?
İşte mesele tam da burada başlıyor.
Yıllar ilerliyor…
Birileri bu yapıyı büyütüyor, birileri de görmezden geliyor.
Ama bir kişi var ki açıkça karşı çıkıyor:
Necmettin Erbakan.
“Bu yapı, Amerika’ya ve Siyonizm’e insan yetiştiriyor.” diyor.
Ve ardından ne oluyor?
Partiler kapatılıyor.
Siyasetçiler tasfiye ediliyor.
Bir düşünce sistemli şekilde bastırılıyor.
Tesadüf mü?
Yoksa planlı bir sessizlik mi?
Bir de sahadan bir hikâye…
Anlatayım.
İSMEK kurslarında modelistlik eğitim alıyordum.
Hocamız yıllar sonra fetocu çıkacak benl de kurs öğrencilerinden sorumlu başkan yapmış.
Gaziantep ten gelen kız kardeşlerim var Fethullahın okullarında öğrenciler o zamanlar
Gencecik kızlar… Hayaller… Ve görünmeyen bir sistem.
Bir öğrenci bana diyor ki:
“Abi, 5 tane gazete abonesi bulmam lazım.”
Bir zorunluluk bu.
Eğitim değil, bağlılık ölçülüyor.
İnanç değil, itaat isteniyor.
O an anlıyorsun…
Bu yapı bir eğitim hareketi değil.
Bu, insan devşiren bir düzen.
Sonra sahne büyüyor.
Türkçe olimpiyatları…
Alkışlar… Gözyaşları…
Ve “dünyaya Türkçe öğretiyoruz” masalı…
İnanan çok oluyor.
Şüphe eden az.
Ve siyaset…
Recep Tayyip Erdoğan.
Önüne kapılar kapatılıyor.
Şiir okudu diye yasaklanıyor.
Partileri kapatılıyor.
28 Şubat…
Devletin damarlarından inanç temizlenmek isteniyor.
Böyle bir ortamda kurulan ilişkiler…
Zorunlu mu?
Stratejik mi?
Belki ikisi de.
Ama sonra sahne değişiyor.
Aynı yapı bu kez hedef oluyor.
Ve en sert darbe geliyor.
15 Temmuz…
O gece sadece bir darbe değil, yılların birikimi patladı.
Peki bugün?
Bu yapı tamamen temizlenebilir mi?
Kolay değil.
Çünkü bu, bir günde kurulan bir sistem değil.
On yılların emeği, planı, sabrı var.
Bir ağ gibi…
Kökleri derinde.
Kesersin…
Ama iz kalır.
Son söz şu:
Bu mücadele kısa bir koşu değil.
Uzun bir maraton.
Belki yıllar sürecek.
Belki nesiller değiştirecek.
Ama bir gerçek var:
Böyle yapılar, ancak bilinçle ve zamanla tamamen yok olur.
Bayramın arifesinde…
Dileğim şu:
Ne karanlık yapıların gölgesi düşsün bu ülkeye,
Ne de insanlar birbirine yabancılaşsın.
Herkes için adalet…
Herkes için huzur…
Olsun..!!!!
Gönül insanı
Ramazan ÖZELMİŞ
Bugün kalem elimde duygularım ağır yaralı.
Yazmak değil, ağlamak istiyorum
Ahlâk, edep, vicdan…
Hepsi bir kenara bırakılmış.
Ve bütün bunlara göz yuman bir düzen var bütün yönetimlerde
Önce özür diliyorum.
Bu yazıda nezaket arayanlar hayal kırıklığına uğrayabilir.
Çünkü bugün kelimelerimi süslemeyeceğim.
Bugün, çukurun içinden konuşacağım.
Yaklaşık bir yıl sonra Adıyaman’a geldim.
Ama doğrudan değil…
Uçak biletleri neredeyse bir çeyrek altın fiyatına dayandığı için Malatya’ya indim,
Sanki Malatya yurt içi uçuşu Adıyaman ise yurt dışı uçuşu gibi fiyatların arasında uçurum var.
Bizim bu vekillerimiz ne iş yapar bu konuda neden bir çaba gösternez anlamış değilim.
Malatya dan karayoluyla geçtim şehrime yollara bakıyorum sanki bu iktidar duble karayolu rekoru kırarken Adıyaman’a giden yollar unutulmuş gibi
Adıyaman da şehrinin içine minibüsle girerken hissettiğim şey şu oldu:
Sanki asfalt değil, tarla sürülmüş.
Yollar delik deşik.
Sokaklar çamur ve çukur içinde.
Düzen yok, ne
yerel yönetimden nede iktidardan hizmet yok.
Kısacası: şehir kendi hâline bırakılmış.
Buradan açıkça sesleniyorum:
Adıyaman seçmeni;
Konya,Sakarya, İzmir değildir,
Beşiktaş,Kadıköy değildir, hele Bodrum hiç değildir.
Burada insanlar hizmet ister.
Burada sabır biterse, sandık konuşur.
Siz bu oylarla“nasıl olsa yine kazanırız” diye aldanmayın.
İnsanlar size umudunu bağladı milletvekili veya belediye başkanı olup yan gelip yatasınız diye değil
Ama bugün o umut, yerini pişmanlığa bırakmış durumda.
Otogarda konuştuğum bir genç, tek cümleyle özetledi durumu: babam Tutdere ye oy verme dedi
“Keşke oy vermeseydim.”
Bundan daha ağır bir eleştiri olabilir mi?
Diğerlerine sesimiz ulaşmiyor zaten ama sayın Tutdere ye açık çağrımdır:
Bu şehir deprem görmüş.
Binlerce can kaybı yaşamış.
Yıkılmış, dağılmış, yorulmuş.
İnsanlar geri dönmek istemiyor.
Çünkü dönecekleri şehir yaşanacak gibi değil.
Altyapı eksik.
Üstyapı yarım.
Sokaklar kazılı.
Hayat aksıyor.
Sıfır araçlar bile bu yollarda kısa sürede hurdaya dönüyor.
İnsan kayırmaları var şu mahalle bana çok oy verdi hizmet alsın
Bu mahalle bana az oy verdi canları yansın diyemezsiniz.
Şehirde konuştuğum bir kaç beyefendi cinsel hayatımızı bile suların akıp akmayacağı güne ayarlıyoruz Cumhurbaşkanı başkanı nüfus yaşlanıyor çocuk yapın derken bunların konuşulması ne kadar abes bir durum değilmi?
Umarım sizde diğer CHP li belediyeler ve iktidardaki milletvekillerimiz gibi nasıl olsa burada başka dönem bana vekillik yada belediyede başkanlık için oy vermezler deyip günün keyfini çıkariyim demiyorsunuzdur.
Hani birde laiklik ilkesinin savunucususunuz ya da laiklik inanca bakmaksızın eşit hizmet etmektir.
Vicdansız olan insanları devletin ve kurumların başına getirip dinsiz devlet kurmak değildir.
Bu tablo kader değil.
Bu tablo ihmaldir.
Şunu unutmayın:
Bu halk sabreder… ama unutmaz.
Bu halk affeder… ama ikinci kez aldanmaz.
Zaman hâlâ varken;
bazıları gibi reklam yapmayın sayın başkan hizmet edin,hizmete başlayın.
Yoksa o koltuk, sandıkta sessizce altınızdan çekilir.
Biz bu şehirde doğduk.
Bu topraklarda büyüdük.
Ve burada ölmek istiyoruz.
Ama böyle bir şehirde değil…
Umarım bu yazı bir başlangıç olur.
Umarım birileri okur, anlar ve gereğini yaparda bizim memleketin insanları hemşehrilerimizde geri dönüp bu şehire sahip çıkar diye umuyorum.
Bu vesileyle tüm hemşerilerimi en kalbi duygularımla selamlıyor, yaklaşan Kurban Bayramı’nın kendilerine ve tüm İslam alemine hayırlara vesile olmasını diliyorum.
——*——
Gönül insanı
Şair Ramazan Özelmiş
Kitabın ortasından söylersem eğer,
Ben bu Atatürk’ü hiç sevmedim.
Haçlıya çalışmış adamlar meğer,
Ben İsmet İnönü’yü hiç sevmedim.
Müslüman ile dost hiç olamamışlar,
İslam’ın yanında hiç durmamışlar,
Milliyetçi bir rejim kuramamışlar,
Ben bu Cumhuriyeti hiç sevmedim.
Din kardeşimiz olan Müslümanları hep horlamış,
Milli kimlik, milli benlik hiç olmamış,
Sakallı olanları ikinci meclise hiç almamış,
Ben bu Cumhuriyeti kuranları hiç sevmedim.
Hep tekfurlarla münasebet kurmuşlar,
Hristiyan ve Yahudi olmuşlar da olmuşlar,
Hilafetin yanında hiç durmamışlar,
Ben Cumhuriyeti kurduranları hiç sevmedim.
Makam kapan, azarlamış hep müminleri,
Yetim bırakılmış bütün İslam ülkeleri,
Kur’an ile uyuşmamış yeni alfabeleri,
Ben harf inkılabını yapanları hiç sevmedim.
Mustafa Kemal’in torunu olmadım, olmam,
Soysuz, Sabatayistleri insandan saymam,
Bin yıl yaşasam, onlara hiç saygı duymam,
Ben Osmanlı’yı yıkanları hiç ama hiç sevmedim.
Şeriattan uzaklaşıp eğlenceye dalmış; gavurlar gibi,
Yanmış bin dokuz yüz yirmi üçte kazanın dibi,
Yahudilik devşirmesi, şimdikiler de Selanikli ecnebi.
Ben Osmanlı’yı yıkan CHP liler hiç sevmedim.
Benim atam Fatih Sultan Mehmet Han’dır,
Ceza yerim diye mısralarım biraz noksandır.
Kâfirlerle iş birlikleri yüzde doksandır.
Ben Osmanlı’yı yıkan şerefsizleri hiç sevmedim.
——————-
Kimine göre ŞAİR,
Kendisine göre de gönül İNSANI
Yazar Ramazan ÖZELMİŞ
Yine Adıyaman Tanıtım Günleri…
Yine süslü cümleler, parlatılmış afişler, lüks davetiyeler.
Yine protokol, yine fotoğraflar, yine “çok güzel geçti” denilecek programlar.
Ama bu şehirde yaşayan herkesin sorması gereken tek bir soru var:
Biz neyi tanıtıyoruz?
Bir şehrin tanıtımı, o şehrin gerçeklerinden kaçış aracı hâline gelmişse, ortada bir sorun vardır.
Adıyaman bugün tam olarak bunu yaşıyor.
GERÇEKLER SAHNE IŞIĞINI SEVMİYOR
Adıyaman’ın gerçeği sahneye çıkmıyor.
Çünkü sahne ışığı, yoksulluğu,
İşsizliği, umutsuzluğu göstermez.
Sahne ışığı yalnızca vitrini aydınlatır.
Oysa vitrinin arkasında;
Bitmeyen yollar, boşalan ilçeler, kapatılan okullar, giden gençler var.
Depremden sonra hâlâ toparlanamayan bir şehir var.
Ve bunların hiçbiri tanıtım afişlerine sığmıyor.
BU BİR İDDİA DEĞİL, DEVLET RAPORUDUR
Konuya “karamsarlık” diyenler için bir hatırlatma yapalım.
Bu yazılanlar bir muhalif söylem değil, bir kanaat hiç değil.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın yayımladığı Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (SEGE) Raporu, Türkiye’deki 973 ilçeyi 56 ayrı bilimsel göstergeyle inceledi.
Ve sonuç son derece net:
Adıyaman’ın 5 ilçesi, Türkiye’nin en geri kalmış ilçeleri arasında.
Gerger sondan üçüncü.
Sincik sondan on sekizinci.
Tut, Samsat, Çelikhan dip sıralarda.
Bu tabloyu kimse inkâr edemez.
Çünkü bu tabloyu devletin kendisi çizmiştir.
PEKİ, BU ÇÖKÜŞ NEDEN YAŞANDI?
Çünkü bu ilçelerde;
Ne organize sanayi var,
Ne üretim var,
Ne yatırım var.
Yıllardır tamamlanamayan yollar var.
Müze yok, kütüphane yok, sinema yok.
Bir doktoru, bir öğretmeni, bir memuru ilçeye çekecek tek bir cazibe alanı yok.
İnsanlar gitmek istiyor.
Giden geri dönmüyor.
Kalanlar ise “sıra bize ne zaman gelecek” diye bekliyor.
SUÇLU VATANDAŞ DEĞİL
Bu noktada çok net olmak gerekiyor:
Bu tablo Adıyamanlı vatandaşın suçu değildir.
Bu tablo; tanıtımı kalkınmanın önüne koyanların, şatafatı hizmet sananların, fotoğrafı icraat zannedenlerin ürünüdür.
Bir şehir, broşürle kalkınmaz.
Bir ilçe, sahneyle ayağa kalkmaz.
ADIYAMAN’IN İHTİYACI TANITIM DEĞİL, CESARETTİR
Adıyaman’ın ihtiyacı daha çok program değildir.
Daha çok afiş değildir.
Daha çok davetiye hiç değildir.
Adıyaman’ın ihtiyacı; gerçeklerle yüzleşecek cesaret, veriye dayalı planlama, samimi ve adil bir yönetim anlayışıdır.
Tanıtım günleri geçer.
Afişler iner.
Fotoğraflar arşive kaldırılır.
Ama bu şehir yerinde saymaya devam ederse, sorumluluk da, vebal de, tarih önünde hesabı da ağır olur.
Ve o hesap günü, tanıtım günlerinden çok daha gürültülü olur.
Önce seçtiğimiz vekillerimiz sonrada belediye başkanlarımız ve oraya atanan mülkiye amirleri ve tabiki iş adamlarımız bu hesabı sözde tanıtım günleri yaparak Adıyaman halkının hakkını ödeyemez
Saygılarımla
Gönül insanı
Ramazan ÖZELMİŞ
Esselamunaleykûm sevgili dostlar değerli Adıyaman İlk Haber takipçileri bu gün size çevirisini saygı değer Faruk Beşer beyefendinin yaptığı
Libya’lı İSLÂM TARİHİ Profesörü ALİ MUHAMMED SALLABÎ’ nin bir televizyon konuşmasından alınan bir bölümün tercümesini köşe yazıma taşımak istedim.
Profesör
ALİ MUHAMMED SALLABÎ’ aynen söyle sesleniyordu İslam coğrafyasına
“Tarih tekerrür ediyor, ders alın ey akıl sahipleri:
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti olmasaydı
Arap yarımadası şimdi bir Portekiz ya da İspanya sömürgesi olurdu.
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti olmasaydı,
Kuzey Afrika şimdi bir Hıristiyan toprağı olurdu.
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti ve onun şerefli, mücahid, yüce sultanları olmasaydı, Araplar şu anda ya Hıristiyan ya da Şii olurlardı.
Bu geniş Arap toprakları muhtemelen Portekiz, İspanya, Fransa, Hollanda, İngiltere ve İtalya’ya bağlı silme Hıristiyan bölgeler ve eyaletler olurdu.
Diğer bazı bölgeleri de İran’a bağlı vilayetler olurdu.
Şunu bilelim ki, Osmanlı’nın; 1517 ile 1917 yılları arasında Portekiz, Hollanda ve İngiltere işgallerine karşı
Yemen’i, Haremeyn’i (Mekke ve Medine) savunurken verdiği kayıplar ve şehitler onun
Avrupa fetihlerine karşı verdiği şehitlerden ve kayıplardan çok daha fazladır.
Sonra da kalkıp Osmanlı devletini haksızca ve iftira ederek
Arap ülkelerini işgal etti, zenginliklerini sömürdü (o zaman petrol
yoktu/bilinmiyordu), Arapları köleleştirdi ve cahil bıraktı diye itham ediyorlar.
Oysa bu doğru değildir.
Şimdi şöyle bir soru soralım:
Bunlar Osmanlı Devletini bu yalanlarla kim adına suçluyorlar?
Osmanlı Devleti yıkılalı bir asır oldu, Araplar bu uzun süre içerisinde neyi başardılar?
Hiçbir şey başaramadılar, sadece bu uzun süre boyunca batının sömürgesi
(Osmanlı’nın engellediği) oldular. Sonuçta Arap halklarını onlar fakirleştirdiler, cahil bıraktılar, sömürdüler, onları birbirleriyle boğazlaşan, birbirlerini öldüren, gruplara ve kabilelere ayırdılar.
Oysa onlar Osmanlı Devleti sayesinde tek millet, tek toprak ve tek yürek idiler.
Yapmayın! Osmanlı’nın cihatla, İslam bayrağını dalgalandırmakla geçen 500 yılını son 50 yıldan ibaret görmek haksızlık değil midir?
Yapmayın!
Yüz milyondan fazla insanın onlar sebebiyle
İslam’ı seçmiş olmasını görmezden gelmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın!
Şia mezhebinin Arap ülkelerindeki yayılmasına karşılık Osmanlı’nın rolünü görmezden gelmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Endülüs’ü savunan yegâne devlet olan ve kovulan pek çok Endülüslüyü kurtaran, Tunus ve Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın!
İslam Dünyasına karşı düzenlenen yirmi beşten fazla Haçlı Seferine tek başına karşı koyan, onları geri püskürten ve nihayet Tunus gibi Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! En son Sultanı Filistin’in korunmasının bedeli olarak tahtını veren ve onu Yahudilere bırakmayan Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Arap eğitim programlarının Bayezid’i, Selim’i, Abdülhamid’i, Kanuni’yi zikretmemeleri, üstüne üstlük, öğrencilerimizin Osmanlıyı sömürgeci olarak bilmeleri haksızlık olmaz mı?
Yapmayın!
Programlarımızda çocuklarımıza Fransa’nın ve İngiltere’nin faziletlerini öğretirken,
Osmanlı’nın olumsuzluklarını anlatmamız haksızlık olmaz mı?
Allah Abdülhamid’e rahmet eylesin, ne demişti?
Arap ülkelerini kast ederek:
Eğer biz bu topraklardan çekilirsek, oralar gelecek yüz yıl boyunca İslam’ı da, istikrarı da tanıyamazlar… Dediği gibi olmadı mı?
Allah ümmetin izzetini ve dinini koruyan Sultan Abdülhamit Han’a ve diğer İslam önderlerine rahmet eylesin.
Biz kesin olarak inanıyoruz ki, Osmanlı Hilafeti İslam Hilafetinin bir devamıdır.
Bazılarında görülen hatalar bireysel tasarruflardır ve bunlar asla ümmeti de, Hz. Ebubekir’den Sultan Abdülhamit’e herhangi bir İslam Hilafetini de lekelemez.”
Şimdi anladınız mı niye İYİKİ OSMANLI TORUNUYUM dediğimi Umre vesilesiyle Mekke’den bu çeviriyi köşe yazıma taşımyayı üzerime borç saydım çünkü Osmanlı olsaydı buralarda bambaşka güzel insanlar olurdu Osmanlı Devletini küçültülerek parçalatarak Anadolu ya hapsettiler ismine
Türkiye dediler rejimini Cumhuriyet olarak değiştirdiler de ne oldu Cumhuriyet kurulduktan bu yana geçen yüzyılımıza bir bakın
ırzımız, namusumuz, şerefimize hakikatte hiç kalmadı oysa Osmanlı Devleti İslam coğrafyasında bir ırz ve namus bekçisiymiş bu gün kızlarımız ,eşlerimiz, çırılçıplak dolaşıyor oysa Osmanlı olsaydı hepimiz Şeriatın şefkatli ve adaletli kanunları ile yönetilecektik ve Filistin de bu gün bir Yahudi devleti olmayacaktı kâfirler tarafından dünyada yüzbinlerce Müslüman din kardeşimiz şehit edilmeyecekti.
Bir kez daha aklı selim olarak düşünün Müslüman olarak yaşayıp ölmek mi yoksa emperyalistlerin maşası olup başta namusumuz ve şerefimizi kaybederek bir Hıristiyan, bir Yahudi veya Ateist olarak mı yaşayıp ölmek istiyorsunuz.
En derin sevgi ve saygılarımla
Gönül insanı
Şair Ramazan ÖZELMİŞ
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.