10 Ocak 2026 Cumartesi
İşgal Gazze'de soykırımını sürdürüyor, şehit sayısı 4 bin 385'e yükseldi
HER YAŞAM DENEYİMİ BİZLERİN AKIL YOLUNA IŞIKTIR
Yavuz Ağıralioğlu: Anahtar Parti Türk Siyasetinin Yeni Umudu
ALKAYIŞ VE YAKLAŞAN SEÇİMLER
‘Rotamız Camiler’ serisine Adıyaman’dan katkı: Meydan Camii tanıtımı büyük ilgi gördü - Videolu Haber
GÖLGE SAVAŞLARI- DEPREMLER, YANGINLAR, FELAKETLER
Yine Adıyaman Tanıtım Günleri…
Yine süslü cümleler, parlatılmış afişler, lüks davetiyeler.
Yine protokol, yine fotoğraflar, yine “çok güzel geçti” denilecek programlar.
Ama bu şehirde yaşayan herkesin sorması gereken tek bir soru var:
Biz neyi tanıtıyoruz?
Bir şehrin tanıtımı, o şehrin gerçeklerinden kaçış aracı hâline gelmişse, ortada bir sorun vardır.
Adıyaman bugün tam olarak bunu yaşıyor.
GERÇEKLER SAHNE IŞIĞINI SEVMİYOR
Adıyaman’ın gerçeği sahneye çıkmıyor.
Çünkü sahne ışığı, yoksulluğu,
İşsizliği, umutsuzluğu göstermez.
Sahne ışığı yalnızca vitrini aydınlatır.
Oysa vitrinin arkasında;
Bitmeyen yollar, boşalan ilçeler, kapatılan okullar, giden gençler var.
Depremden sonra hâlâ toparlanamayan bir şehir var.
Ve bunların hiçbiri tanıtım afişlerine sığmıyor.
BU BİR İDDİA DEĞİL, DEVLET RAPORUDUR
Konuya “karamsarlık” diyenler için bir hatırlatma yapalım.
Bu yazılanlar bir muhalif söylem değil, bir kanaat hiç değil.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın yayımladığı Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (SEGE) Raporu, Türkiye’deki 973 ilçeyi 56 ayrı bilimsel göstergeyle inceledi.
Ve sonuç son derece net:
Adıyaman’ın 5 ilçesi, Türkiye’nin en geri kalmış ilçeleri arasında.
Gerger sondan üçüncü.
Sincik sondan on sekizinci.
Tut, Samsat, Çelikhan dip sıralarda.
Bu tabloyu kimse inkâr edemez.
Çünkü bu tabloyu devletin kendisi çizmiştir.
PEKİ, BU ÇÖKÜŞ NEDEN YAŞANDI?
Çünkü bu ilçelerde;
Ne organize sanayi var,
Ne üretim var,
Ne yatırım var.
Yıllardır tamamlanamayan yollar var.
Müze yok, kütüphane yok, sinema yok.
Bir doktoru, bir öğretmeni, bir memuru ilçeye çekecek tek bir cazibe alanı yok.
İnsanlar gitmek istiyor.
Giden geri dönmüyor.
Kalanlar ise “sıra bize ne zaman gelecek” diye bekliyor.
SUÇLU VATANDAŞ DEĞİL
Bu noktada çok net olmak gerekiyor:
Bu tablo Adıyamanlı vatandaşın suçu değildir.
Bu tablo; tanıtımı kalkınmanın önüne koyanların, şatafatı hizmet sananların, fotoğrafı icraat zannedenlerin ürünüdür.
Bir şehir, broşürle kalkınmaz.
Bir ilçe, sahneyle ayağa kalkmaz.
ADIYAMAN’IN İHTİYACI TANITIM DEĞİL, CESARETTİR
Adıyaman’ın ihtiyacı daha çok program değildir.
Daha çok afiş değildir.
Daha çok davetiye hiç değildir.
Adıyaman’ın ihtiyacı; gerçeklerle yüzleşecek cesaret, veriye dayalı planlama, samimi ve adil bir yönetim anlayışıdır.
Tanıtım günleri geçer.
Afişler iner.
Fotoğraflar arşive kaldırılır.
Ama bu şehir yerinde saymaya devam ederse, sorumluluk da, vebal de, tarih önünde hesabı da ağır olur.
Ve o hesap günü, tanıtım günlerinden çok daha gürültülü olur.
Önce seçtiğimiz vekillerimiz sonrada belediye başkanlarımız ve oraya atanan mülkiye amirleri ve tabiki iş adamlarımız bu hesabı sözde tanıtım günleri yaparak Adıyaman halkının hakkını ödeyemez
Saygılarımla
Gönül insanı
Ramazan ÖZELMİŞ
Esselamunaleykûm sevgili dostlar değerli Adıyaman İlk Haber takipçileri bu gün size çevirisini saygı değer Faruk Beşer beyefendinin yaptığı
Libya’lı İSLÂM TARİHİ Profesörü ALİ MUHAMMED SALLABÎ’ nin bir televizyon konuşmasından alınan bir bölümün tercümesini köşe yazıma taşımak istedim.
Profesör
ALİ MUHAMMED SALLABÎ’ aynen söyle sesleniyordu İslam coğrafyasına
“Tarih tekerrür ediyor, ders alın ey akıl sahipleri:
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti olmasaydı
Arap yarımadası şimdi bir Portekiz ya da İspanya sömürgesi olurdu.
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti olmasaydı,
Kuzey Afrika şimdi bir Hıristiyan toprağı olurdu.
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti ve onun şerefli, mücahid, yüce sultanları olmasaydı, Araplar şu anda ya Hıristiyan ya da Şii olurlardı.
Bu geniş Arap toprakları muhtemelen Portekiz, İspanya, Fransa, Hollanda, İngiltere ve İtalya’ya bağlı silme Hıristiyan bölgeler ve eyaletler olurdu.
Diğer bazı bölgeleri de İran’a bağlı vilayetler olurdu.
Şunu bilelim ki, Osmanlı’nın; 1517 ile 1917 yılları arasında Portekiz, Hollanda ve İngiltere işgallerine karşı
Yemen’i, Haremeyn’i (Mekke ve Medine) savunurken verdiği kayıplar ve şehitler onun
Avrupa fetihlerine karşı verdiği şehitlerden ve kayıplardan çok daha fazladır.
Sonra da kalkıp Osmanlı devletini haksızca ve iftira ederek
Arap ülkelerini işgal etti, zenginliklerini sömürdü (o zaman petrol
yoktu/bilinmiyordu), Arapları köleleştirdi ve cahil bıraktı diye itham ediyorlar.
Oysa bu doğru değildir.
Şimdi şöyle bir soru soralım:
Bunlar Osmanlı Devletini bu yalanlarla kim adına suçluyorlar?
Osmanlı Devleti yıkılalı bir asır oldu, Araplar bu uzun süre içerisinde neyi başardılar?
Hiçbir şey başaramadılar, sadece bu uzun süre boyunca batının sömürgesi
(Osmanlı’nın engellediği) oldular. Sonuçta Arap halklarını onlar fakirleştirdiler, cahil bıraktılar, sömürdüler, onları birbirleriyle boğazlaşan, birbirlerini öldüren, gruplara ve kabilelere ayırdılar.
Oysa onlar Osmanlı Devleti sayesinde tek millet, tek toprak ve tek yürek idiler.
Yapmayın! Osmanlı’nın cihatla, İslam bayrağını dalgalandırmakla geçen 500 yılını son 50 yıldan ibaret görmek haksızlık değil midir?
Yapmayın!
Yüz milyondan fazla insanın onlar sebebiyle
İslam’ı seçmiş olmasını görmezden gelmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın!
Şia mezhebinin Arap ülkelerindeki yayılmasına karşılık Osmanlı’nın rolünü görmezden gelmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Endülüs’ü savunan yegâne devlet olan ve kovulan pek çok Endülüslüyü kurtaran, Tunus ve Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın!
İslam Dünyasına karşı düzenlenen yirmi beşten fazla Haçlı Seferine tek başına karşı koyan, onları geri püskürten ve nihayet Tunus gibi Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! En son Sultanı Filistin’in korunmasının bedeli olarak tahtını veren ve onu Yahudilere bırakmayan Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Arap eğitim programlarının Bayezid’i, Selim’i, Abdülhamid’i, Kanuni’yi zikretmemeleri, üstüne üstlük, öğrencilerimizin Osmanlıyı sömürgeci olarak bilmeleri haksızlık olmaz mı?
Yapmayın!
Programlarımızda çocuklarımıza Fransa’nın ve İngiltere’nin faziletlerini öğretirken,
Osmanlı’nın olumsuzluklarını anlatmamız haksızlık olmaz mı?
Allah Abdülhamid’e rahmet eylesin, ne demişti?
Arap ülkelerini kast ederek:
Eğer biz bu topraklardan çekilirsek, oralar gelecek yüz yıl boyunca İslam’ı da, istikrarı da tanıyamazlar… Dediği gibi olmadı mı?
Allah ümmetin izzetini ve dinini koruyan Sultan Abdülhamit Han’a ve diğer İslam önderlerine rahmet eylesin.
Biz kesin olarak inanıyoruz ki, Osmanlı Hilafeti İslam Hilafetinin bir devamıdır.
Bazılarında görülen hatalar bireysel tasarruflardır ve bunlar asla ümmeti de, Hz. Ebubekir’den Sultan Abdülhamit’e herhangi bir İslam Hilafetini de lekelemez.”
Şimdi anladınız mı niye İYİKİ OSMANLI TORUNUYUM dediğimi Umre vesilesiyle Mekke’den bu çeviriyi köşe yazıma taşımyayı üzerime borç saydım çünkü Osmanlı olsaydı buralarda bambaşka güzel insanlar olurdu Osmanlı Devletini küçültülerek parçalatarak Anadolu ya hapsettiler ismine
Türkiye dediler rejimini Cumhuriyet olarak değiştirdiler de ne oldu Cumhuriyet kurulduktan bu yana geçen yüzyılımıza bir bakın
ırzımız, namusumuz, şerefimize hakikatte hiç kalmadı oysa Osmanlı Devleti İslam coğrafyasında bir ırz ve namus bekçisiymiş bu gün kızlarımız ,eşlerimiz, çırılçıplak dolaşıyor oysa Osmanlı olsaydı hepimiz Şeriatın şefkatli ve adaletli kanunları ile yönetilecektik ve Filistin de bu gün bir Yahudi devleti olmayacaktı kâfirler tarafından dünyada yüzbinlerce Müslüman din kardeşimiz şehit edilmeyecekti.
Bir kez daha aklı selim olarak düşünün Müslüman olarak yaşayıp ölmek mi yoksa emperyalistlerin maşası olup başta namusumuz ve şerefimizi kaybederek bir Hıristiyan, bir Yahudi veya Ateist olarak mı yaşayıp ölmek istiyorsunuz.
En derin sevgi ve saygılarımla
Gönül insanı
Şair Ramazan ÖZELMİŞ
Umre yapmak için İstanbul’an uçağa bindim
Önce Cidde ye ordanda Mekke ye geldim
Kabe’nin taşına toprağına yüzümü sürdüm
Zemzem tawerı yapıp Kabe’nin ihtişamını bozanın vay haline vay
Tavafta ve sayda milyonlarca insanlar vardı
Sanki bir insan seli uluşturmuşlardı
Hepside Filistin ve Gazze’den benim gibi haberdarlardı
Duası Filistin’liler olmayanın vay haline vay
Umrecilerle çarşıya gittim her şey ateş pahasıydı
Türkiye’deki fiyatların en az iki kat fazlasıydı
Müslümanın Gazze acaba gönül yarasımıydı
Kalbi Filistin’e yanmayan Müslümanın vay haline vay
Çok güzel insanlar tanıdım Menderes ve Mehmet abi gibi
Meydın Ağrı diyen Ramazan abi ve Recai gibi
Abdullah abi ve Rahatsızlaşan İsmail abi gibi
Tavaf yaparken eziyet edenlerin vay haline vay
Hele bir Heci abi vardı görüntülerimizi alıp gruba atan
Birde Mehmet abi var ki ilk umremizi bize yaptıran
İsrafil hocamız var ki rehberliğiyle umreyi bize tattıran
Kendisi umrede gönlü Gazze’de olmayanın vay haline vay
Öyle bir gruptuk ki birbirimizden kopuk gezerdik
Kimimiz sabaha kadar ibadet eder kimimiz nöbet beklerdik
Mahcubiyetle Allah tan hepimiz affımızı dilerdik
Bu topraklara gelip af olamayanın vay haline vay
Kafilemizde kişi sayısı sanırım kırk sekiz
Birlikte gezmesekte birmirimizi inan çok severiz
İsmini bilmediklerimizden çok özür dileriz
Bilerek sürçi lisan etmiş isem vay halime vay
Geldik gördük çok şükür Beytullahımızı
Allah Celle Celaluhu affetsin günahlarımızı
Rabbim İslam’a bağışlasın evlatlarımızı
Onları dindar yetiştiremezsek vay halimize vay
Kimine göre şair kendimce de Gönül İnsanı Ramazan ÖZELMİŞ ten grubumuza hediyemdir bu şiir
Esselamun aleykûm ve Rahmetullahi ve Bereketuhu
Sevgili takipçilerimiz ve okuyucularımız size öncelikle gerçek bir olayı anlatacağım ve ondan sonra yazıma geçeceğim inşaallah
Gavs-ı Bilvanisi hazretlerinin (k.s.) Siirt vilayeti,
Kozluk kazası,
Gadir köyünde ikamet ettiği yıllarda.
Dergaha bir grup insan gelir
İçlerinde Abdülcelil isminde biri vardır.
Kozluk’ta kunduracılık yaparmış.
Eskiden eşkıyanın reisiymiş.
Şöyle anlatır Rabbim beni Gavs-ı Bilvanisi hazretleri (k.s.) ile karşılaştırdı.
Tövbe ettim.
Ondan sonra da kunduracılığa başladım.
Kozluk’ta da Seyda ismiyle tanınan bir hoca efendi vardı.
Doğuda büyük alimlere Seyda derler.
Seyda bana iki çift kundura ısmarladı.
Yakında bir düğünü olduğunu söyledi.
Kunduraları düğüne kadar yetiştirmemi istiyordu.
Biz de o pazar günü Gavs hazretlerine gitmek için minibüsü kiralamıştık.
Seyda gelerek bana nereye gideceğimizi sordu.
Olup biteni kendisine anlattım.
Bana verilmiş bir sözün var, bu iki çift kunduramı yetiştirmen gerekiyor, dedi.
Yetiştireceğim ama benim de bir şartım var.
Nedir o dedi.
Sende bizimle geleleceksin
Sözüm söz, ben de o zaman kunduralarını tam zamanında yetiştiririm, dedim.
Seyda kabul etti.
Birlikte minibüse bindik.
Gadir köyüne geldik.
Sabah Vaktiydi.
Bulunduğumuz yere hane-i saadetten, tepside bal, peynir ve yoğurt geldi.
Tepsiyi ortaya koyduk.
Seyda sordu…
Abdülcelil, senin şeyhin her zaman bal ikram eder mi ?
Hayır, şimdiye kadar hiç rastlamadım.
İlk defa bugün görüyorum !
Bu yiyeceklerin hangisi senin, hangisi benim ?
Sen hocasın, alimsin.
Bal da senin peynir de.
Benim gibi bir dervişe yoğurt düşse gerek, dedim.
Derken kahvaltı yaptık.
Sonra
Gavs hazretleri yemek yenilen divana geldi.
Sohbete başladı.
Hoca efendiye şöyle hitap etti.
Seyda bak dedi.
Şu dut ağacının yaprağı bu kadar büyük, meyvesi ise bu kadar küçük !
Allah meyveyi yaprak kadar, yaprağı da meyve kadar yapsaydı ne olurdu ?
Ne dersin, dedi.
Seyda…
Hikmet-i Huda…
Allah’ın hikmetinden sual olmaz.
Aynı soruyu bir daha sordu.
Sonra şöyle dedi…
Bir adam, bu ağacın meyvesinden daha kaliteli bir dut fidesi getirse ve bir çiftçi de bu fideyi o ağaca aşılasa ve o aşı da tutsa, ne olur ?
Aşılanan fidenin özelliği daha yüksek olduğuna göre, artık bu ağacın meyvesi daha büyük ve tadı da daha güzel olur.
Peki aşı yapan adam Allah’ın adetini bozmuş olur mu ?
Seyda, bu örnekleri de dinledikten sonra, kalbinde manevi ilme dair bir eksiklik olduğunu hissetti
Tasavvufa dair zihnindeki şüphelerin izale edildiğini idrak etti.
Tarikata girmeye karar verdi.
Ve Gavs – ı
Bilvanisi hazretlerini kendisine mürşit olarak kabul etti.
Hoca, şeyhle sedanın farkı nedir bilir misin ?
Tasavvufta / tarikatta şeyh olan söylediğini yapar.
Zahirde hoca / Seyda olan ise, çok söyler ama çoğu zaman da söylediğini yapmaz.
Bu örneği verdikten sonra öncelikle geçmiş zaman içerisinde tarikatlarımızın şeyhleri olarak bildiğimiz Allah dostları olduğuna inanmak
İslam’a hizmet ettiğinde inanmak istediğim bazı zatı muhterem insanlar ahirete intikal etti ve öldü kendilerine Allah tan Rahmet diliyorum.
Yani bazı hocaların dediği gibi değilmiş onlarda vakit tamam oldu mu ölüyorlarmış yok efendim Mahmut efendi hazretlerine Azrail gelmişte ruhuna almaya geldim demişte yok Mahmut efendi hazretleri de ben şimdi hazır değilim daha çok işim var demişte Azrail meleği de Allah Celle Celaluhuna sormuş
Allah Celle Celaluhu da demiş ki o zaman bırak ruhuna alma demiş ve Azrail işini yapmadan çekip gitmiş maalesef bu yalanı anlatan hoca efendinin bu ülkede binlerce müritleri var biliyor musunuz?
Kendilerinin Allah dostları olduğuna kalben inanmak istediğim bu muhterem insanlar öldükten sonra ne oldu peki ona bir bakalım.
Benim bildiğim bir Allah dostu ölmeden önce kendi soyundan olan yada olmayan bir zatı tarikat ehli olarak yetiştirir ve ölmeden vasiyet eder kendisi öldükten sonra onu Allah yolunda verilmesi gereken hizmetlerin aksamaması için görevlendirdiğini o vasiyette beyan etmesi gerekir
Bizde ise iş çığırından çıktı adeta bu hizmeti devralması gereken kişilerin sayısı arttıkça arttı mal mülk bölünmesinde sorun ve sıkıntılar ayyuka yükseldi.
Buda benim aklıma iki soruyu getirdi Birinci soru:
Allah yolunun yolcusu ise ölenler neden servet biriktir de arkasında kalanlar bu servet için bir birini yiyecek hale geldi.
İkincisi:
Geride kalan bu zerzevatları Allah yolunda hizmet için yetiştirdiyseler bunlar nasıl birbirine serveti bölüşmek için girdiler ki o servetin zaten Allah yolunda harcanması gerekmiyor muydu?
Demek ki büyük bir sıkıntı var maalesef
Servet biriktirmemesi gerekirken birileri biriktirdi
Sözde Allah’ın dostu olması gereken yetiştirilenlerde birbirine girdi.
Sevgili takipçilerimiz ve değerli Müslüman kardeşlerim ben hep şunu sorgulamışımdır.
Bir hoca kurs veya tekke açıyor ya bizde buraya yardım ediyoruz Allah rızası için Peki bu zatın geçimini sağlaması için bir maaş alması gerekiyor mu evet gerekiyor.
Bu maaş nasıl belirleniyor ve kim belirliyor bunu?
Eğer benim burada belirttiğim gibi sadece geçimini sağlamak için bir maaş belirleniyor ve bu hoca yada şeyh yada Seyda bu maaşı alıyorsa bu kadar servet nasıl elde edilebilir bu kadar para pul nasıl biriktirilebilir.
Yolu ALLAH yolu olan insanın Gazze de insanlar açlıktan ölürken eşinin ve kendisinin altında nasıl en lüks araba olabilir?
Olan müptezeller bu ülkenin otomobili üretildi TOGG’a binmek varken neden gavurun milyonlarca liralık lüks arabasına binersiniz?
İş adamı olsanız tamam diyeceğim de olan bizim bağışlarımızla Allah yolunda hizmet etmeniz ve sadece geçinmeniz gerekirken bu şatafatlı hayatlar nedir
Siz hocamınsınız? Yoksa holding yöneticisi mi?
Olan siz bu dine hizmet mi ediyorsunuz yoksa zarar mı veriyorsunuz
Yetiştirdiğiniz en büyük sözde âlim hoca Azrail görevini yapmadan geri gitti diyor ve Cehennem melekleri gelip bir adamı Cehenneme götürmek için alırlarsa ve bu adan derse ki ben bizim tarikatın Halidiye kulundanım dese bırakır ve götürmezler diyorsa biz sizin İslam dinine ve Kur’an a hizmet ehli insanlar yetiştiğinize nasıl inanalım.
Aklınızı başınıza alın artık bu ülkenin gerçek din alimleri ve Müslümanlara en çok bu dönemde ihtiyacı var
Çünkü siyaset dine hizmet etmiyor Siyasetçiler dini kullanıyor adam Yasin’i Şerif okuyor bir cenazede amma İstanbul un yarısını götürmüş neredeyse
İsrail in kurduğu İslam üniversitesinde mi yetiştiniz onların tezgahından mı geldiniz
İslam dinine zarar veriyorsunuz demeyeceğim çünkü Allah kitabı Kur’an’ı kuruyacağını ayeti kerimesinde ifade etmiştir.
Hicr Süresi 9.Ayetinde:
Şüphe yok ki, o Kur’an’ı Biz indirdik. Biz; her halde onu muhafaza da edeceğiz!
Demiştir Allah Celle Celaluhu bu açık beyanı varken İslam’a zarar veremezsiniz lakin İslam dininin gereği olan gerçek hükümlerini öğrenemeyen biz cahilleri Allah’ın yolundan ettiniz.
Artık yeter düşün yakamızdan uzak durun dinimizden.
Gerçekten alim ve Allah dostları olan hocalarımızı tenzih ediyor saygı ve hürmetlerimi sunuyorum
Gönül İnsanı olma yolcusu
Ramazan ÖZELMİŞ
Şair ve yazar
Yıl iki bin on altıydı on beş Temmuz’du
Bu millet yine tarih yazdı oyunu bozdu
Sanki otuz Ağustos bin dokuz yüz yirmi iki büyük taarruzdu
O gece vatan için can veren şehitler ölmez
Vatan hainleri darbeye kalkışmışlardı
Köprüleri hava alanlarını kapatmışlardı
Milletin meclisini bile bombalamışlardı
O gece tanklara göğüs geren şehitler ölmez
Baş komutan meydanlara inin diyordu
Millet tekbir sesleriyle gökleri inletiyordu
İstanbul sanki yeniden fetih ediliyordu
Yeniden diriliş için canını veren şehitler ölmez
Ömer Halis gibi yiğitler vardı yüreği Demir den
Şüheda fışkırıyordu vatanın her bir yerinden
Şehitlere sela okunuyordu minarelerden
Kurşunlara göğüs geren şehitler ölmez
Cumhurun başına kurulmuşken pusu
Hamam’dı elbette bizlere gece uykusu
Vatan sevdasıydı sevdamız bayrak tutkusu
Al bayrak için can veren şehitler ölmez
Birilerinin unuttuğu bir tek şey vardı
Milletin gücünü hesaba katmamışlardı
Hainler bunu çok geç anlamışlardı
Bir ölürsek te bin doğarız şehitler Ölmez.
Üç yüz elli can milyonlara hayat vermişti
Bayrak inmez vatanım bölünmez demişti
Böyle bir direniş tarihte görülmemişti
On beş Temmuz un yiğitleri şehitler ölmez.
15 Temmuz iki bin on altıda vatanımız, dinimiz ve milletimiz için can veren tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum
Şair Ramazan ÖZELMİŞ
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.