07 Ekim 2026 Çarşamba
İşgal Gazze'de soykırımını sürdürüyor, şehit sayısı 4 bin 385'e yükseldi
HER YAŞAM DENEYİMİ BİZLERİN AKIL YOLUNA IŞIKTIR
Ücretsiz Wi-Fi Sekiz Noktada Hizmette
ALKAYIŞ VE YAKLAŞAN SEÇİMLER
Ahilik Sancağı Adıyaman’a ulaştı
GÖLGE SAVAŞLARI- DEPREMLER, YANGINLAR, FELAKETLER
Geçen gün bir dost ile sohbet ederken mevzu ile alakalı olarak anlattığı hikâye ilgimi çekti. Ben de sizinle paylaşayım dedim. Ola ki hisse çıkaranlar olabilir ya da bir takım çağrışımlara vesile olur…
Anadolu’nun ücra bir yerindeki tekkenin genç dervişi olmayacak bir iş etmiş, artık dergâhta kalmasına imkân görülmemiş ve şeyh efendi dervişe “seyyah vermek” zorunda kalmış. Yani ayakkabılarının burnunu dışarıya doğru çevirip “Haydi, yallah” demişler.
Derviş ettiğine pişman ama çaresiz! Bir-iki parça eşyasını toplamış, birkaç günlük yiyeceğini de vermişler ve derviş özür dileyip duasını almak için şeyhin huzuruna çıkmış…
Şeyh efendi merhametli imiş; tekke ücra bir yerde olduğu için dervişin yollarda büyük zahmetler çekeceğini düşünmüş ve “Ahırdaki eşeklerden birini al, onunla git” demiş. Derviş teşekkürler etmiş, eşiği öpüp çıkmış ve ihsan edilen eşekle yollara düşmüş…
Birkaç günlerce gitmiş, gitmiş, gitmiş, bir akşam karanlığın basmasından sonra bir köyün yakınına gelmiş ama altındaki eşek tam o sırada pattadanak düşüp ölüvermiş!
Derviş öyle saf falan değil, gözü açık bir gençmiş. Mehtabın altında sabaha kadar mezar kazıp eşeği gömmüş, güneş doğunca da mezarın başında “Âââh efendi hazretleri! Mürşidsiz kalan dervişin şimdi ne yapacak?” diye ağlayıp dövünmeye başlamış…
Erken saatte tarlaya giden köylüler taze kazılmış mezarın başında feryad-figan ağlayan dervişi görünce yanına gidip vefat edenin kim olduğunu sormuşlar… Derviş “Pîrim ‘Kulaklı Baba’ Hazretleri” demiş ve Kulaklı Baba’nın kerametlerini sıralamış…
Köy hâli-vakti yerinde, zengince bir yermiş… Dervişe birkaç gün kap kap yemekler göndermiş ve kabri ziyarete başlamışlar. Önce mezarın etrafına diktikleri kazıklara bez, çaput vesaire bağlamışlar, geceleri mumlar yakılmış, birkaç ay sonra bir türbe inşa edilmiş, türbenin yanına da zamanla bir tekke yapılmış ve tekkeden kovulan genç derviş şeyh postuna oturup müridlerini irşâda başlamış…
Yeni şeyh efendinin şânı zamanla almış yürümüş; kerametleri, vesairesi etrafta anlatılır olmuş. Şöhreti uzun zaman önce kapı dışarı edildiği tekkenin şeyhinin kulağına da gitmiş, yaşlı şeyh “Şu efendi hazretleri ile bir de ben teşerrüf edeyim” deyip dervişleri ile beraber yola çıkmış.
Eski efendisinin kendisini ziyarete geldiğini haber alan Kulaklı Baba Şeyhi misafirini önceden karşılayabilmek için dervişleri ile beraber yollara düşmüş ve yolda bir yerde karşılaşmışlar. Selâmlaşmalardan ve “Estağfirullah”, “Destûûûr”, “Hûûû” gibi karşılıklı sözlerden sonra yaşlı şeyh genç şeyhin çehresine dikkati şekilde bakmış, “Efendi hazretleri, gözüm sizi bir yerlerden ısırıyor gibi… Acaba daha önce teşerrüf etmiş mi idik?” diye sormuş.
Genç şeyh misafiri olan yaşlı şeyhin kulağına eğilmiş ve “Efendimiz” demiş… “Hani seneler önce bir halt ettiği için pabuçlarını ters çevirip seyyah verdiğiniz bir dervişiniz vardı ya, o edepsiz işte benim! Türbede yatan ‘Kulaklı Baba’ hazretleri de tâââ o zaman lûtfettiğiniz eşek!”.
Yaşlı şeyh dikkatle dinledikten sonra genç şeyhin kulağına eğilip fısıldamış: “Mâdem ki dürüst davrandın, ben de sana bir sır vereyim: Hani senin o ‘Kulaklı Baba’ hazretleri var ya; onun büyükbabası da benim tekkedeki türbede yatıyor!”…
Sahtekârları, şarlatanları, aldatanları, insanların her türlü duygularını, zaafllarını suiistimal ederek bir takım çıkarlar peşinde koşanları ifade etmek için anlatılmış güzel bir hikâye aslında. Görene, bilene, anlayana…
Böylelerine kanmamak için de Allah bizlere feraset, basiret ve ayıklık versin…
Sinan Temel
Meşhur sözdür biliriz; “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.”
Bu dünyanın sadece bir günlük olmadığını da biliriz. Hatta kimsenin ettiğinin yanına kâr kalmayacağını da biliriz.
Biliriz elbet. Hem de söylemlerimize süs, nutuklarımıza vurgulu cümle olarak da kullanırız.
Dilimize pelesenk, kalemimize mürekkep ederiz de, bir türlü kalbimize indiremeyiz bu gerçeği.
“Keser ne, sap ne, hesap görecek olan kim?” sorgusundan uzak tutarız vicdanımızı.
Balıkların karıncaları yiyeceğini sanırız hep. Gün gelir suların çekilip karıncaların balıkları yiyeceği ihtimalini düşünmeyiz bile.
Dost demeden, arkadaş, tanıdık, bildik demeden hep kırar dökeriz.
Gün bize kalacak, güç ve devran böyle devam edecek sanırız.
“Kendimizden başka doğru, kendimizden başka haklı yok” saplantısı içerisinde kıvranır dururken sapla samanın, elma ile armudun ayrı şeyler olduğu izanından uzak yaşarız.
“Değer” uğruna değerler ters yüz edilirken, “İlke” uğruna ilkeler kemirilirken ve “İstikbal” uğruna gelecekler karartılırken esas kararanın kalbimiz olduğunu fark etmeyiz bile.
Her gün bir şekilde yüzümüze “ölüm de var!” diye haykırılırken, kulaklarımız başka seslere dikkat kesilir de ölümü ve hesabı kendimize yakıştırmayız.
Geçici hevesler, günlük hesaplar, kimseye yâr olmayan makam ve pâyeler için kurban ettiğimiz dostluk ve arkadaşlıkların hesabını tutmayız.
Oysa gün sadece bugün değil,
Oysa bu devran hep böyle gitmez,
Oysa mahkeme kadıya mülk değil…
Ve de “Ölüm herkes için var.”
Memleket küçük.
Bu işin düğünü var, taziyesi var, bir şekilde yüz yüze bakma ihtimali var.
Överken de, yererken de bu ihtimalleri düşünmek lazım.
Çünkü;
Sular yükselince, balıklar karıncaları yer…
Sular çekilince de karıncalar balıkları yer…
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir.
Çünkü kimin kimi yiyeceğine,
“Suyun akışı” (zaman) karar verir!
Ve son olarak da bir Nasreddin Hoca ibretliği:
Nasreddin Hoca’ya sorarlar:
“Hocam, sen ne düşünüyorsun bu ‘ayaklar’la, ‘baş’ tartışmaları hakkında?”
Hoca, sakalını sıvazlayarak gülümsedi:
“Onu” dedi; “gövdenin orta yerindeki ‘kıç’a sormak gerekir, çünkü ancak orası sayesinde mümkün bir koltuğa oturmak, kendini ‘baş’ sanabilmek için.”
Şunu başta söyleyeyim, biz bu memleketin dertlisiyiz, delisiyiz. Dert insanı söyletirmiş. Söylediklerimizi, yazdıklarımızı bu açıdan değerlendirmenizi isterim.
Kimseyle bir hesabımız, alıp vereceğimiz yok. Bilakis herkesi kendimiz gibi görüp bilme eğilimindeyiz.
Hesapsız… Hasbiden ve harbiden…
Daha önce de söyledim;
Şehrin ve şehirlinin hak ve hukukunu korumak adına kendimizce beyan ettiğimiz görüşler, ifade ettiğimiz öneriler ve geliştirdiğimiz eleştiriler düşmanlık değildir. Bilakis, birlikte en iyiye ulaşmak için dostane, samimi ve hasbi bir duruştur, kendimizcedir.
Mesela Tuz Hanı.
Adıyamanlı onlarca yıldır bu tarihi yapının onarılmasını, restore edilmesini, gerekirse aslına uygun olarak yeniden yapılmasını hayal etti, istedi ve bekledi.
Bazen heyecanla, bazen özlemle bazen umutsuzca ama her zaman Adıyaman’ca bekledi.
Sonunda bitti şükür. Bir şekilde halledildi. Vesile olanlardan Allah razı olsun. Aslına uygun olup olmamasına bakmadan şehirlim sevindi, esnafım umutlandı.
Eskiden şehir hayatında çok önemli bir yeri olan Tuz Hanı’nın yeniden yapılması, sosyal ve kültürel hayatımıza renk ve hareketlilik, ekonomik hayatımıza canlılık katacak derken, diye sevinirken bir de duyduk ki tamamen otel olacakmış.
İki katlı yapılan binanın üst katının otel olarak tasarlandığını biliyorduk. Olabilir, belki de olmalı. Ama alt katındaki odaları avlusuyla birlikte hem de son anda otele verildiğini duyunca şok olduk. Üstelik yapı bittikten sonra birçok yeri yeniden kırılıp yapılacak, yeniden harcamalar yapılacakmış.
Oysa bizler ne hayaller kurmuştuk…
Diğer şehirlerde olduğu gibi avlusunda çaylarımızı yudumlayacaktık. Yöresel, hediyelik eşyalar satan dükkânlar olacak ve turistler bu vesile ile şehre girecek… Eşimizi, dostumuzu buraları gezmeye getirecek, şehri teneffüs ettirecektik. Şehirlinin de nefes alacak yeri olacaktı…
Hayal bu sonu gelmez ki. Şehrimin hayallerinin bu kaçıncı yıkılışı!..
Mustafa Kutlu’nun biz sözü aklıma geldi:
“Hayatı yazıdan çok önemsiyorum. Bir ağacı anlatmak yerine, gölgesinde oturmak daha iyidir.”
Söylediklerimizde hata varsa lütfen düzeltilsin. Belki şehre, kültürel ve ticari hayatımıza daha faydalı olacağı için böyle düşünülmüş olabilir ama bunu bilmek bizim hakkımız olmalı.
Tamamen otel olarak hizmete girmesinin gerekçesini bilmek isteriz. Ve de bizim umduğumuz beklediğimizden daha iyi olacağının gerekçelerini de öğrenmek isteriz.
İkna olur, inanırsak destekleriz, alkışlarız, dua ederiz…
İkna olmazsak, elimizden fazla da bir şey gelmez. Sadece dua etmez, alkışlamaz, Allah’a ve maşeri vicdana havale ederiz.
Sonra da muhtemelen söylene söylene unutur gideriz… Birçok kez yaptığımız gibi.
Umarım bizim hesabımız hatalıdır.
***
Tuz Hanının yeniden restore edileceğini duyunca sevindik ve bir beklentiye girdik. Belki bu vesile ile otel olmaktan çıkarılır ve “Han” olarak halkımıza hizmet eder. Mevzuat ne der bilemiyorum tabi. Ama eminim ki benim gibi halkımız da aynı beklenti içerisindedir. Otel olacağını duyduktan sonra 2021 yılında konu ile ilgili yazdığım yazıyı hatırladım. Benzer duygularda olduğumuz için yeniden paylaşayım dedim.
Mevsim itibariyle çamur deryası yollardan toz duman yollara geçmek üzereyiz. Yağmur suyunun, inşaatlardan akan, patlayan su borularından akan suların yürünmez, geçilmez hale getirdiği yollar sebebiyle yaşanan mağduriyetlerin uzun süre devam edeceği görünüyor.
Patates tarlasına, köstebek yuvasına dönen yollarda bata çıka gitmeye çalışan araçların çukurlara düşmeden ve bir yerlere vurmadan gitmenin cambaz ustalığı istediği yollar gün geçtikçe daha da çekilmez hale geliyor.
Yayaların çamura belenmeden yol almaya çalışması da ayrı bir ustalık işi.
Yol diye bilinen yerlerin yol olmaktan çıktığı ve eziyet haline geldiği, bunu şehirde yaşayanların iliklerine kadar hissettiği bu durum karşısında ilgili ve yetkililerin takındığı duyarsız ve ilgisiz tablo daha da acı verici.
Bir yol kaç kere kazılır ya da kaç kere kazılması gerekir?
Defalarca kazılıp doldurulan, doldurulması da yarım yamalak yapılan yolların sebep olduğu mağduriyetleri ancak yaşayanlar bilir.
Yeni kazılan ve çalışmalar yapıldıktan sonra doldurulan yolun araç geçerken çökmesi ve aracın açılan çukura düşmesi neyle izah edilir acaba?
Yollardaki çalışmalarda uyarı ve yönlendirme levhalarının olmaması sebebiyle sürücülerin deneme yanılma yoluyla yollarını bulmaya çalışmasının ekonomik zararlarının yanı sıra, gerginlik ve öfkenin yaşattığı psikolojik sıkıntılar kimin umurunda olur ki?
Gerektiği zaman değil birilerinin istediği zaman yapılan çalışmalar hizmet değil eziyettir.
Yol medeniyetmiş. Öyle ise bu şehir henüz medeni değil demektir. Çünkü yolsuz bir şehir.
Anlatılmaz yaşanır derken yaşayarak hissetmeyi, anlamayı kastederler. Oysa bu şehirde hem anlatılıyor hem de yaşanıyor. Demek ki vatandaşın yaşadığı bu sıkıntıları yetkililer ve ilgililer yaşamıyor, anlatılanları duymuyor.
Tuhaf olan aksini düşünmemizi gerektiren bir gelişme de yok.
Yolların ve şehrin ne olacağı konusunda vatandaşın kafasında herhangi bir netlik, ufukta bir ümit olmadığı gibi teskin eden, süre veren bir açıklama da yok. Yok olması onların da bilmediğinden mi yoksa umursamadıklarından mı belli değil.
Çukur ve çökük yol mevsimini sürekli yaşarken çamur mevsiminden toz mevsimine geçmek üzereyiz. Çamuru arar olacağımızı biliyorum. Tozdan kaçınmak ve korunmak daha zor çünkü.
Şehirde yaşanan sıkıntı ve zorluklarla şikâyetler geldikçe ilgilenilmeye çalışılması sorumluluk gereği değil sorumluların sorunlu olduğu anlamına geldiğini söyler uzmanlar.
Bu memleket hak etmiyor bunca eziyeti.
Adam, avlanmanın son derece yasak olduğu, yakalanınca çok yüklü para cezalarının kesin uygulandığı milli parkta, göl kenarında, kucağında kocaman bir balık ile parkın polis müdürüne yakalanmış.
Polis müdürü adama sormuş; “Avlanma izniniz var mı?..”
“Yoook!..” demiş adam, “Ayrıca gerek de yok !.. Çünkü bu balığı ben evimde besliyorum. Her gün buraya gelip gölde bir müddet yüzdürüyorum. Islık çalıyorum dönüp geliyor, alıp eve götürüyorum!?..”
“Tamamen palavra” demiş polis müdürü, “Balıklar bu dediğinizi asla yapamaz !.. Elinizdeki suç delili bu balıkla birlikte sizi şimdi hakim karşısına çıkartmak zorundayım!..”
“İnanın bu gerçek efendim.. İsterseniz göstereyim!..”
“Tamam. Görelim bakalım hadi!?”
Adam balığı gölün derin sularına bırakmış, aradan birkaç dakika geçmiş, polis müdürü adama dönüp:
“Evet?” demiş.
“Evet ne ?..” demiş adam.
“Ne zaman geri çağıracaksın!?..”
“Neyi!?”
“Neyi olacak !?.. Balığı!”
“Hangi balığı?”
***
Haydi, gel de ispat et bakalım, adamın yasak yerde balık avladığını.
Kamera da yok tabi.
İspat edemediğin gibi, suçlu olduğunu bile bile bir şey yapamamanın vermiş olduğu çaresizlik duygusunu varın siz tahmin edin.
Üstelik ısrar etsen sen suçlu olacaksın masum birisini itham ettiğin için.
Sonuç, adam polisin gözünün içine baka baka, elini kolunu sallayarak çekip gidiyor.
Her karşılaştığında da hiçbir şey olmamış gibi davranması da cabası.
Günlük yaşantımızda da böyle değil mi?
Gözümüzün içine bakarak, bilerek ve isteyerek yanlış yapanlar, haksızlık yapanlar bunun ispatı mümkün olmadığında rahatlıkla inkâr edebiliyorlar.
Tabi sadece ispatı mümkün olmadığında yaşanmıyor bunlar.
Ellerindeki güce güvenerek bunu yapanlara da şahit olabiliyoruz.
Bu kez ispatı mümkün ama ispat edeceklerde korkaklık ya da neme lazım kolaycılığı baskın çıktığı için sonuç değişmiyor ve pişkin pişkin “hangi balık?” diye sorabiliyorlar.
Ha, bir şey daha,
Bir de çıkar beklentisini buna eklemek lazım.
Yani özellikle de haksız çıkar beklentisi içerisinde olanlar yüzünden de kötülük edenler ve suç işleyenler gözümüzün içine bakarak “hangi balık?” diye sorabiliyorlar.
Eh, ne diyelim, biz de mecburen namusluların cesur olacağı günü bekleriz.
Oysa kötüler, kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.