• HABERLER
  • SERVİS 1
  • SERVİS 3
  • FİNANSİF
  • İNTERAKTİF
  • HESAP
  • DİĞER
Sinan Temel

Sinan Temel

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Mesela Tuz Hanı

Mesela Tuz Hanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Şunu başta söyleyeyim, biz bu memleketin dertlisiyiz, delisiyiz. Dert insanı söyletirmiş. Söylediklerimizi, yazdıklarımızı bu açıdan değerlendirmenizi isterim.

Kimseyle bir hesabımız, alıp vereceğimiz yok. Bilakis herkesi kendimiz gibi görüp bilme eğilimindeyiz.

Hesapsız… Hasbiden ve harbiden…

Daha önce de söyledim;

Şehrin ve şehirlinin hak ve hukukunu korumak adına kendimizce beyan ettiğimiz görüşler, ifade ettiğimiz öneriler ve geliştirdiğimiz eleştiriler düşmanlık değildir. Bilakis, birlikte en iyiye ulaşmak için dostane, samimi ve hasbi bir duruştur, kendimizcedir.

Mesela Tuz Hanı.

Adıyamanlı onlarca yıldır bu tarihi yapının onarılmasını, restore edilmesini, gerekirse aslına uygun olarak yeniden yapılmasını hayal etti, istedi ve bekledi.

Bazen heyecanla, bazen özlemle bazen umutsuzca ama her zaman Adıyaman’ca bekledi.

Sonunda bitti şükür. Bir şekilde halledildi. Vesile olanlardan Allah razı olsun. Aslına uygun olup olmamasına bakmadan şehirlim sevindi, esnafım umutlandı.

Eskiden şehir hayatında çok önemli bir yeri olan Tuz Hanı’nın yeniden yapılması, sosyal ve kültürel hayatımıza renk ve hareketlilik, ekonomik hayatımıza canlılık katacak derken, diye sevinirken bir de duyduk ki tamamen otel olacakmış.

İki katlı yapılan binanın üst katının otel olarak tasarlandığını biliyorduk. Olabilir, belki de olmalı. Ama alt katındaki odaları avlusuyla birlikte hem de son anda otele verildiğini duyunca şok olduk. Üstelik yapı bittikten sonra birçok yeri yeniden kırılıp yapılacak, yeniden harcamalar yapılacakmış.

Oysa bizler ne hayaller kurmuştuk…

Diğer şehirlerde olduğu gibi avlusunda çaylarımızı yudumlayacaktık. Yöresel, hediyelik eşyalar satan dükkânlar olacak ve turistler bu vesile ile şehre girecek… Eşimizi, dostumuzu buraları gezmeye getirecek, şehri teneffüs ettirecektik. Şehirlinin de nefes alacak yeri olacaktı…

Hayal bu sonu gelmez ki. Şehrimin hayallerinin bu kaçıncı yıkılışı!..

Mustafa Kutlu’nun biz sözü aklıma geldi:

“Hayatı yazıdan çok önemsiyorum. Bir ağacı anlatmak yerine, gölgesinde oturmak daha iyidir.”

Söylediklerimizde hata varsa lütfen düzeltilsin. Belki şehre, kültürel ve ticari hayatımıza daha faydalı olacağı için böyle düşünülmüş olabilir ama bunu bilmek bizim hakkımız olmalı.

Tamamen otel olarak hizmete girmesinin gerekçesini bilmek isteriz. Ve de bizim umduğumuz beklediğimizden daha iyi olacağının gerekçelerini de öğrenmek isteriz.

İkna olur, inanırsak destekleriz, alkışlarız, dua ederiz…

İkna olmazsak, elimizden fazla da bir şey gelmez. Sadece dua etmez, alkışlamaz, Allah’a ve maşeri vicdana havale ederiz.

Sonra da muhtemelen söylene söylene unutur gideriz… Birçok kez yaptığımız gibi.

Umarım bizim hesabımız hatalıdır.

***

Tuz Hanının yeniden restore edileceğini duyunca sevindik ve bir beklentiye girdik. Belki bu vesile ile otel olmaktan çıkarılır ve “Han” olarak halkımıza hizmet eder. Mevzuat ne der bilemiyorum tabi. Ama eminim ki benim gibi halkımız da aynı beklenti içerisindedir. Otel olacağını duyduktan sonra 2021 yılında konu ile ilgili yazdığım yazıyı hatırladım. Benzer duygularda olduğumuz için yeniden paylaşayım dedim.

Devamını Oku

Yolsuz Şehir

Yolsuz Şehir
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Mevsim itibariyle çamur deryası yollardan toz duman yollara geçmek üzereyiz. Yağmur suyunun, inşaatlardan akan, patlayan su borularından akan suların yürünmez, geçilmez hale getirdiği yollar sebebiyle yaşanan mağduriyetlerin uzun süre devam edeceği görünüyor.

Patates tarlasına, köstebek yuvasına dönen yollarda bata çıka gitmeye çalışan araçların çukurlara düşmeden ve bir yerlere vurmadan gitmenin cambaz ustalığı istediği yollar gün geçtikçe daha da çekilmez hale geliyor.

Yayaların çamura belenmeden yol almaya çalışması da ayrı bir ustalık işi.

Yol diye bilinen yerlerin yol olmaktan çıktığı ve eziyet haline geldiği, bunu şehirde yaşayanların iliklerine kadar hissettiği bu durum karşısında ilgili ve yetkililerin takındığı duyarsız ve ilgisiz tablo daha da acı verici.

Bir yol kaç kere kazılır ya da kaç kere kazılması gerekir?

Defalarca kazılıp doldurulan, doldurulması da yarım yamalak yapılan yolların sebep olduğu mağduriyetleri ancak yaşayanlar bilir.

Yeni kazılan ve çalışmalar yapıldıktan sonra doldurulan yolun araç geçerken çökmesi ve aracın açılan çukura düşmesi neyle izah edilir acaba?

Yollardaki çalışmalarda uyarı ve yönlendirme levhalarının olmaması sebebiyle sürücülerin deneme yanılma yoluyla yollarını bulmaya çalışmasının ekonomik zararlarının yanı sıra, gerginlik ve öfkenin yaşattığı psikolojik sıkıntılar kimin umurunda olur ki?

Gerektiği zaman değil birilerinin istediği zaman yapılan çalışmalar hizmet değil eziyettir.

Yol medeniyetmiş. Öyle ise bu şehir henüz medeni değil demektir. Çünkü yolsuz bir şehir.

Anlatılmaz yaşanır derken yaşayarak hissetmeyi, anlamayı kastederler. Oysa bu şehirde hem anlatılıyor hem de yaşanıyor. Demek ki vatandaşın yaşadığı bu sıkıntıları yetkililer ve ilgililer yaşamıyor, anlatılanları duymuyor.

Tuhaf olan aksini düşünmemizi gerektiren bir gelişme de yok.

Yolların ve şehrin ne olacağı konusunda vatandaşın kafasında herhangi bir netlik, ufukta bir ümit olmadığı gibi teskin eden, süre veren bir açıklama da yok. Yok olması onların da bilmediğinden mi yoksa umursamadıklarından mı belli değil.

Çukur ve çökük yol mevsimini sürekli yaşarken çamur mevsiminden toz mevsimine geçmek üzereyiz. Çamuru arar olacağımızı biliyorum. Tozdan kaçınmak ve korunmak daha zor çünkü.

Şehirde yaşanan sıkıntı ve zorluklarla şikâyetler geldikçe ilgilenilmeye çalışılması sorumluluk gereği değil sorumluların sorunlu olduğu anlamına geldiğini söyler uzmanlar.

Bu memleket hak etmiyor bunca eziyeti.

Devamını Oku

Hangi Balık?

Hangi Balık?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Adam, avlanmanın son derece yasak olduğu, yakalanınca çok yüklü para cezalarının kesin uygulandığı milli parkta, göl kenarında, kucağında kocaman bir balık ile parkın polis müdürüne yakalanmış.

Polis müdürü adama sormuş; “Avlanma izniniz var mı?..”

“Yoook!..” demiş adam, “Ayrıca gerek de yok !.. Çünkü bu balığı ben evimde besliyorum. Her gün buraya gelip gölde bir müddet yüzdürüyorum. Islık çalıyorum dönüp geliyor, alıp eve götürüyorum!?..”

“Tamamen palavra” demiş polis müdürü, “Balıklar bu dediğinizi asla yapamaz !.. Elinizdeki suç delili bu balıkla birlikte sizi şimdi hakim karşısına çıkartmak zorundayım!..”

“İnanın bu gerçek efendim.. İsterseniz göstereyim!..”

“Tamam. Görelim bakalım hadi!?”

Adam balığı gölün derin sularına bırakmış, aradan birkaç dakika geçmiş, polis müdürü adama dönüp:
“Evet?” demiş.

“Evet ne ?..” demiş adam.

“Ne zaman geri çağıracaksın!?..”

“Neyi!?”

“Neyi olacak !?.. Balığı!”

“Hangi balığı?”

***

Haydi, gel de ispat et bakalım, adamın yasak yerde balık avladığını.

Kamera da yok tabi.

İspat edemediğin gibi, suçlu olduğunu bile bile bir şey yapamamanın vermiş olduğu çaresizlik duygusunu varın siz tahmin edin.

Üstelik ısrar etsen sen suçlu olacaksın masum birisini itham ettiğin için.

Sonuç, adam polisin gözünün içine baka baka, elini kolunu sallayarak çekip gidiyor.

Her karşılaştığında da hiçbir şey olmamış gibi davranması da cabası.

Günlük yaşantımızda da böyle değil mi?

Gözümüzün içine bakarak, bilerek ve isteyerek yanlış yapanlar, haksızlık yapanlar bunun ispatı mümkün olmadığında rahatlıkla inkâr edebiliyorlar.

Tabi sadece ispatı mümkün olmadığında yaşanmıyor bunlar.

Ellerindeki güce güvenerek bunu yapanlara da şahit olabiliyoruz.

Bu kez ispatı mümkün ama ispat edeceklerde korkaklık ya da neme lazım kolaycılığı baskın çıktığı için sonuç değişmiyor ve pişkin pişkin “hangi balık?” diye sorabiliyorlar.

Ha, bir şey daha,

Bir de çıkar beklentisini buna eklemek lazım.

Yani özellikle de haksız çıkar beklentisi içerisinde olanlar yüzünden de kötülük edenler ve suç işleyenler gözümüzün içine bakarak “hangi balık?” diye sorabiliyorlar.

Eh, ne diyelim, biz de mecburen namusluların cesur olacağı günü bekleriz.

Oysa kötüler, kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar.

Devamını Oku

“Mıh Çık”

“Mıh Çık”
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Temel parmağını camla kesmiş. Telaşla, sağlık merkezlerinden birine gitmiş.

İçeri girince, malum iki kapı çıkmış karşısına:

Birinde “hastalıklar”, diğerinde “yaralanmalar” yazıyormuş.

Durumuna uyan “yaralanmalar” kapısından içeri girmiş. Önünde yine iki kapı belirmiş:

Birinde “kanamalı” diğerinde “kanamasız” yazıyor.

“Kanamalı” kapıdan girince iki kapı daha:

“Hayati önemde olan” ve “hayati önemde olmayan”.

“Hayati önemde olmayan” kapıdan girince kendini sokakta bulmuş.

Evde sormuşlar:

“Temel sana iyi baktılar mı?”

“Hiç bakmadılar ama organizasyon harika!”

***

Fıkrayı okuduktan sonra, şöyle bir nefes alıp gözlerimizi kapatalım. Sonra da fıkra eşliğinde, içinde yaşadığımız memleketimizi düşünelim bir müddet.

Daha sonra bugüne kadar “harika organizasyon” diye sunulan şeylerin akıbetinin ne olduğunu hayal etmeye çalışalım.

Organizasyon deyince hemen aklınıza sadece konser, konferans, sergi vb. şeyler gelmesin.

Türk Dil Kurumuna göre “düzenlenen” her şeye “organizasyon” denir. Düşünce dünyanızda gezerken lütfen bunu da aklınızda bulundurun.

Şimdi “bu da nereden çıktı?” diyebilirsiniz. Arz edeyim efendim.

Bizler unutkan bir milletiz. “Balık hafızalıyız” demek istemiyorum elbette. Ama çabuk unutan ve çabuk kanan insanlarız.

Özellikle de işimize öyle geliyorsa bunu çok iyi beceririz.

İşine gelmeyenler için de unutmalarını ve kanmalarını sağlamak için değişik reçeteler uygularlar. Kimler mi, siz bilirsiniz kimler olduğunu.

Mesela dikkatleri başka şeylere çekilir. Varsa bir zaafı kullanılır.

Ve unutturulmak istenen bir şey/ler varsa unutturulur. Bir nevi iknaya ve sunulacak olan şeyi kabul etmeye hazır hale getirilir.

Hafızalar resetlendiği için de öfkeler, kızgınlıklar, kırgınlıklar, takınılması gereken tavır ve davranışlar uçuverir gider.

Bir şeyler söylemek, tavır koymak ve birilerinin yanlış yaptığını haykırmak için; sabırla, hararetle ve de ısrarla beklenen, mesela 4-5 yıl sonrası gelse de, biz artık o eski biz değilizdir.

Birçok şeyi unutmuşuz veya ikna olmuşuzdur. “Şer” ile “ehven-i şer” arasında gider gelir, “kötü” ile “kötünün iyisi” arasında parmak hesabı yaparız.

Karar sürecinde irademizi ipotek altına alan faktörlerin yanında, içimizdeki ince hesaplar yüzünden serbest düşünüp karar vermeyi başaramayız.

Sonra bir gün bakarız ki, birileri “mıh çık” olmuş. Kimi malı götürürken kimi de “mal mal” bakar olmuş.

Ne de olsa düzenleme yani organizasyon harika.

Yaramıza bakılması, iyileşmesi önemli değil.

Önemli olan organizasyonun harikalığı!

Devamını Oku

Suya yazılan yazı…

Suya yazılan yazı…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Kimse yoktur ki, “ah şimdiki aklım olsa…” diye başlayan cümle kurarak geçmişte yaptığı hata ve yanlışlardan dolayı pişmanlığını ifade etmesin. Çünkü herkesin geriye dönüp baktığında “keşke!” diyebileceği pişmanlıkları vardır.

Aslında normaldir de. Zira yaşanan olaylar ve tanınan insanlar hep bir tecrübe olarak hayatımızda iz bırakırlar. Kimi hoşnutlukla anılan kimi de pişmanlıkla…

“Ah şimdiki aklım olsa…” hayıflanmasının aslında boş bir sızlanmadan ibaret olduğunu biliriz. Çünkü çok bilinen bir sözde de ifade edildiği gibi, “Bugünkü aklım olsaydı, dün yaptıklarımı yapmazdım. Ama dün yaptıklarımı yapmasaydım, bugünkü aklım olmazdı.” Bugünkü birikim ve tecrübelerimiz, bugüne kadar yaşadıklarımızın bir sonucudur çünkü.

Bergman’ın “Yaşlanmak, bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır. Ama görüş açınız genişler…” sözünde de anlatılmak istendiği gibi, zaman içerisinde yol aldıkça öğreniriz, bilgilenir ve tecrübe sahibi oluruz. Dağın eteklerinde iken göremediğimiz şeyleri yukarıya tırmandıkça görürüz. Tırmandığımız yerdeki aklımız tırmanmaya başladığımız yerde iken olsa, belki çıkış yerimizi, rotamızı, hızımızı, malzememizi ve hedefimiz ona göre belirlerdik. Ama artık çok geçtir ve geriye dönüş yoktur. Geriye bakarak hayıflanmanın, pişmanlık yaşamanın da telafi imkânı olanların dışında faydası yoktur.

İşte bu süreçte birçok şeyler öğreniriz.

Mesela, hesap yapan kişilerin dostlarının olmadığını ve sadece hesaplarına uyan tanıdıklarının olduğunu öğreniriz.

Çıkarları konuştuğunda vicdanları susanlardan, kendilerine uygun olmayan işlere uyabilmek için hem içindeki insani duyguları hem de insanları harcayanları öğreniriz. Diliyle âlim ama kalbiyle ve kalıbıyla cahil olanları tanırız.

Doğru olana inanarak doğru olamayacağımızı, ancak doğru işler yaparak doğru olabileceğimizi anlarız.

Herkesin aynı kelimeleri, aynı sözcükleri kullandığı halde çok azının birbirini anladığını, bunun nedeninin de sözcükler aynı olsa da onlara yüklenen anlamların farklı olduğunu fark edersiniz.

İnsanların “adam olmak” derken; çoğu zaman maddiyatın, makam veya gücün adam ettikleri kişileri kastettiklerini anlarsın. Başkalarına hiçbir şey bırakmadan her şeyi bildiğini sananları tanır ve kimi insanların kendi günahlarının avukatı; başkalarının vebal, hata ve yanlışlarının savcısı olduğunu öğrenirsin. Aynı zamanda eksikliklerini, yetersizliklerini ve günahlarını kibirle örtmeye alışmış zekâların (!) nezdinde suçlunun hep başkalarının olduğunu da öğrenirsin.

Yaşadığın tecrübelerin öğrettiği şeylerden biri de yanlış insanlarla doğru bir iş yapmanın mümkün olmadığıdır. Tıpkı yanlış trene bindikten sonra koridorda ters yöne koşmanın bir faydasının olamayacağı gibi.

Güç ile hakkı gasp etmenin de hakkı teslim etmenin de mümkün olabileceğini ve esas meselenin güce yön veren insana yön vermenin olduğunu da anlarsın. Tecrübelerin neticesinde, sular yükselince balıkların karıncaları, çekilince ise karıncaların balıkları yediğini, kimin kimi yiyeceğini ise suyun yüksekliğinin belirlediğini öğrenirsin.

Ve bir zaman sonra bakarsın ki bunca zaman söylenen şeylerin çoğu suya yazılan yazı olmaktan öteye gidememiş…

Sinan Temel

Eğitimci Yazar

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.