• HABERLER
  • SERVİS 1
  • SERVİS 3
  • FİNANSİF
  • İNTERAKTİF
  • HESAP
  • DİĞER
DİYAEDDİN ULUCAN

DİYAEDDİN ULUCAN

18 Haziran 2026 Perşembe

Dünya Sağlık Örgütü ve Türkiye’nin Küresel Dünya Ölçeğindeki Sağlık Diplomasisi

Dünya Sağlık Örgütü ve Türkiye’nin Küresel Dünya Ölçeğindeki Sağlık Diplomasisi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

2. Dünya Savaşı’ndan sonraki insanlık süreci; yalnızca siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel düzeni değil; sağlık alanında yer alan uluslararası iş birliğini de yeniden ele alma ve değerlendirme ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu minvalde, 1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin San Francisco şehrinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Konferansı’nda, dünya sağlığını geliştirecek uluslararası küresel bir sağlık örgütünün kurulması fikri oybirliğiyle kabul edilmiştir. Böylece sağlık ile ilgili küresel sağlık politikalarının belirleneceği bir uluslararası kuruluş olan Dünya Sağlık Örgütü’nün temelleri atılmıştır.1948 yılında resmi olarak faaliyet sürecini başlatan Dünya Sağlık Örgütü, aradan geçen senelerde yalnızca salgın hastalıklarla mücadele eden bir kurum değil, aynı zamanda uluslararası küresel sağlık politikalarına yön veren, sağlık ile ilgili ülkeler arasındaki koordinasyonu yürüten ve insan hayatını merkeze alan en önemli uluslararası kuruluşlardan biri haline gelmiştir. Nitekim en son küresel sağlık tehdidi olarak yaşanan COVID-19 pandemi süreci, uluslararası bir sağlık sisteminin var olmasının ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur.Bu nedenle her yıl 7 Nisan tarihinin “Dünya Sağlık Günü” olarak kutlanması da sağlık alanındaki bu tarihi sorumluluğun bir sembolüdür.Özellikle COVID-19 pandemisi, bazı sağlık sorunlarının kısa bir süre içerisinde tüm dünyayı etkileyebileceğini açık şekilde göstermiştir. COVID-19 pandemisi sürecinde milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, sağlık sistemleri büyük bir yük altına girmiş, ekonomiler ciddi şekilde zarar görmüş ve sosyal hayat derinden etkilenmiştir. Yani sosyal hayat, büyük bir oranda kısıtlanmıştır.Bu süreçte COVID-19 pandemisi, yalnızca sağlık alanında değil; ekonomi, eğitim, ulaşım, üretim, sosyal, kültürel vb. birçok alanda pek çok sektörde de küresel alanda kırılmalara ve uluslararası arenada dünya ülkelerinin sağlık alanında ne kadar zayıf olduklarını anlamalarına neden olmuştur. Türkiye de bu süreçten ciddi şekilde etkilenmiş; kapanmalar, ekonomik daralmalar ve sağlık sistemine yönelik yoğun bir çalışma süreci ile karşı karşıya kalmıştır.Ancak tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye, sağlık alanında bu COVID-19 pandemisine karşı geliştirdiği COVID-19 testleri, geliştirilen aşılar, sağlık çalışanlarının büyük özverisi ve devletin aldığı tedbirler sayesinde bu sıkıntılı süreci büyük oranda kontrol altında yürütmüştür. Türkiye’nin Dünya Sağlık Örgütü ile ilişkileri ise uzun yıllara dayanan stratejik bir iş birliği süreci taşımaktadır. Özellikle 1950 senesinde Dünya Sağlık Örgütü kapsamında imzalanan Teknik Yardım Antlaşması’ndan sonra sağlık sektörü ile ilgili hazırlanan ortak projeler hız kazanmış, Türkiye uluslararası sağlık diplomasisi alanında daha aktif bir şekilde yer almaya başlamıştır. Dünya Sağlık Örgütü ile ilgili Ankara’da bulunan ülke ofisi ve Gaziantep’te bulunan saha ofisi aracılığıyla yürütülen çalışmalar; salgın yönetimi, göç sağlığı, acil sağlık hizmetleri, küresel pandemi süreçlerinde ülkelerarası yardımlaşma ve halk sağlığı gibi pek çok kritik alanı kapsamaktadır. Özellikle son yıllarda Türkiye’nin sağlık alanındaki altyapı kapsamında gerçekleştirdiği yatırımlar ve şehir hastaneleri modeli, uluslararası alanda da dikkat çekmektedir. Bunun yanında İstanbul’da kurulması planlanan “İnsani ve Sağlık Acil Durumlarına Hazırlıklılık Teknik Uzmanlık Ofisi”, Türkiye’nin bölgesel sağlık merkezlerinden biri olma hedefini güçlendiren ve sağlık alanındaki gücünü perçinleyecek önemli bir adımdır. Bugün artık sağlık konusu yalnızca doktorların, hastanelerin veya sağlık çalışanlarının konusu değildir.Sağlık; ekonomi, teknoloji, güvenlik, bilim ve diplomasiyle doğrudan bağlantılı stratejik bir alan durumuna gelmiştir. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası kurum ve kuruluşların etkinliğinin artırılması, uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi, ülkelerde sağlık alanında personel sayılarının artırılması ve ülkeler arasında ortak hareket etme anlayışının geliştirilmesi büyük önem arz etmektedir. Türkiye’nin de hem bölgesel hem de küresel sağlık stratejilerinin geliştirilmesi alanında daha aktif rol üstlenmesi; bilimsel üretim, sağlık stratejilerinin geliştirilmesi ve uluslararası küresel sağlık diplomasisi alanında önemli kazanımlar sağlayacaktır. Çünkü güçlü ve etkili sağlık hizmetleri yalnızca hastalıklarla mücadele etmez; aynı zamanda ülkelerin geleceğini de korur.Bu nedenle Türkiye’nin özellikle COVID-19 pandemisi sürecinde gösterdiği başarının ve bunun geliştirilmesinin ülkemiz için nasıl bir gurur kaynağı olduğunu ifade etmek istiyorum. Türkiye’nin sağlık alanında daha çok gelişmesini arzu ediyor ve bu alanda diğer ülkelerle Dünya Sağlık Örgütü kapsamında sürekli irtibat halinde olmasını temenni ediyorum.

Diyaeddin ULUCAN

Devamını Oku

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’deki Fonksiyonu (1)

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’deki Fonksiyonu (1)
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Birleşmiş Milletler, 24 Ekim 1945 tarihinde dünya barışını, güvenliğini sağlamak ve uluslararası alanda ekonomik, toplumsal ve kültürel işbirliğini sağlamak için kurulan uluslararası işbirliği kuruluşudur.

Birleşmiş Milletler fikri, 2. Dünya Savaşının bitiminden sonra savaşın galibi ülkeler tarafından ortaya atılmıştır.

Birleşmiş Milletler ’in kurucu anlaşması niteliğindeki BM Şartı, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 50 ülke tarafından 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da imzalanmıştır.

Polonya’nın da Birleşmiş Milletler Şartı’nı imzalamasıyla 51 olan üye sayısı, günümüzde Güney Sudan’ın da katılımıyla 193’e ulaşmıştır.

BM Örgütünün genel merkezi, New York’ta bulunur ve her yıl düzenli olarak New York’taki genel merkezde toplantılar yapılmaktadır.

Birleşmiş Milletler organları; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Vesayet Konseyi, Genel Sekreterlik ve Uluslararası Adalet Divanı olmak üzere 6’ya ayrılır.

Türkiye, Birleşmiş Milletlere yönelik daha çok pro-aktif bir anlayış yürütmekte ve Birleşmiş Milletler gündeminde yer alan konulardaki çalışmalarına olabildiğince aktif bir şekilde katılarak daha çok yapıcı ve uzlaştırıcı olmaya gayret etmektedir.

BM bünyesindeki seçimlerde eşit ve dengeli bir temsil hakkının oluşturulabilmesi için çeşitli gruplar tesis edilmiştir.

Bunlar; Afrika Ülkeleri, Asya Pasifik Ülkeleri, Doğu Avrupa Ülkeleri, Latin Amerika ve Karayip Ülkeleri ve Batı Avrupa ve Diğer Ülkeler olmak üzere 5 coğrafi gruba ayrılmıştır.

Türkiye, hem Batı Avrupa ve Diğer Ülkeler Grubu hem de Asya Grubu’nun çalışmalarına aktif bir şekilde katılmaktadır.

Ancak BM nezdinde seçimler olduğu zaman Türkiye, sadece Batı Avrupa ve Diğer Ülkeler grubunda kabul edilmektedir. Üye devletler, Birleşmiş Milletler bütçesine ekonomik kalkınmışlık seviyelerine göre her yıl katkı yapmak zorundadır.

Bu kapsamda Türkiye, Birleşmiş Milletler bütçesine her yıl artan oranlarda katkı sağlamaktadır ve Birleşmiş Milletlere en fazla katkıda bulunan ülkeler arasında da sırası yükselmiştir.

Türkiye, bu çerçevede Birleşmiş Milletlerin etkin bir şekilde çalışabilmesi yönünde gayret gösteren ve idari, mali konularda görüş birliği içinde olan ülkelerin katıldığı bir kuruluş olan Cenevre Grubu’na da Mayıs 2014’te üye olmuştur.

Diyaeddin ULUCAN

Devamını Oku

İnsan Hakları

İnsan Hakları
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu hakları kullanmada tüm insanlar birbirine eşittir. İnsan hakları, günümüz toplumlarının gelişmişlik düzeyini ön plana çıkaran en önemli parametrelerdendir. İnsan hakları, her bir bireye bağımsız seçim yapabilme ve yeteneklerini geliştirebilme hürriyetini sağlar. Bu hürriyetler, insanların birbirlerine karşı olan haklarına saygı, sevgi ve hoşgörü ile dengelenmektedir. İnsan haklarının geçmişi binlerce yılı kapsamaktadır. İnsan haklarına ilişkin durumları felsefi düzlemde ilk defa ele alan sofizmdir. Ayrıca birçok antik belge, dinler ve felsefe insan hakları ile ilişkilendirilebilir.

Bu kapsamda 539 tarihli Kiros Silindiri, M.Ö.272-231 yılları arasında yazılan Asoka Fermanları ve 622 tarihinde Medinelilerce yapılan Medine Sözleşmesi insan hakları alanında yapılan ilk antlaşmalardan sayılabilir. Modern anlamda 1215 tarihli İngilizler tarafından yapılan Magna Charta, günümüzde de uluslararası hukuk için büyük önem arzetmektedir.1689 tarihli İngiliz Yurttaş Hakları Beyannamesi de İngiltere’deki baskıcı hükümet davranışlarını yasadışı saymıştır. Ayrıca 1776 tarihli Amerika Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan Hakları Bildirgesi de insan hakları alanında önemli kazanımlar sağlamıştır.

Günümüzde ise kendisini sözde insan haklarının hamisi gören Amerika Birleşik Devletleri, Fransa vb gibi ülkelerin Öz’de nasıl insan haklarını ayaklar altına aldıklarını anlamak için çok geriye gitmeye gerek yoktur. Amerika Birleşik Devletleri’nde Floyd’un işkence edilerek ırkçı bir polis tarafından öldürülmesi ve siyahileri proletarya olarak gören ırkçı beyazların siyahilere karşı insancıl olmayan tutumları, insan haklarının Amerika Birleşik Devletleri’nde nasıl ayaklar altına alındığının en açık göstergesidir. Hâlbuki ne beyazın siyahtan ne de siyahın beyazdan üstünlüğünün olmadığını ya bilmiyorlar ya da anlamak istemiyorlar.

Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nden güç alan işgalci devlet İsrail’in de Filistin’de gerçekleştirdiği insanlık katliamı, sözü edilen bu devletlerin sadece insan hakları alanında itibarsız ülkeler olduklarını gösteriyor. Fransa’da ise geçtiğimiz yıl sarı yeleklilerin yaptıkları protestolarda Fransa polisinin kendi halkına karşı gösterdiği sert tutum insan haklarının burada ‘sözde’ olduğunu öz de ise bu ve bu gibi ülkelerdeki halklar arasında kan, gözyaşı ve acının hâkim olduğunu anlayabiliyoruz. Bu vesileyle Filistin’de ayaklar altına alınan insan haklarının yeniden yeşertilmesini, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir kısım insanlara uygulanan insan haklarının tüm ülkede tam anlamıyla uygulanmasını ve tüm dünyada insan haklarının tam anlamıyla uygulanmasını ve yaşatılmasını temenni ederim.

Diyaeddin ULUCAN

Devamını Oku

Osmanlı’dan Günümüze Kadar Türkiye’nin Dış Politikası

Osmanlı’dan Günümüze Kadar Türkiye’nin Dış Politikası
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Aslında bu üç temel fikir akımının etkili olmasının tek bir nedeni vardı. O da pragmatizm yani dağılmakta olan imparatorluğu bir arada tutma düşüncesi idi. Halkı modern bir devlete dönüştürmek isteyen Osmanlı yönetimi, devletin toprak kaybını engellemek için ilk önce Osmanlıcılık fikir akımını yürürlüğe koymuştur. Bu fikir akımının devletin toprak kaybını engelleyemediği anlaşılınca İslamcılık fikir akımı yürürlüğe koyulmaya çalışılmış, bunun da işe yaramaması üzerine Türkçülük fikir akımı Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Türkiye Cumhuriyeti’nde etkili olmuştur. SSCB’nin dağılma süreciyle başlayıp 1990’lı yılların sonuna kadar devam eden dönemde bu üç akımın devamı sayılabilecek gelişmeler yaşanmıştır. İki kutuplu sistemin çöktüğü bu dönemde Türk dış politikası realist, pragmatik ve akılcı bir politika izlemeyi devam ettirmiştir. Osmanlı Devleti’nden miras kalan toprak parçası üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın güçlü devletler arasında güç dengesini sağlamak ve mecbur olmadıkça savaşmamak stratejisini izlemiştir. Son dönem Osmanlı dış politikası, mevcudu koruma ve batıya dönüş yani Batıcılık ilkeleri üzerine inşa edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasında da bu iki ilke etkinliğini devam ettirmiştir. Ama ne Osmanlı döneminde ne de Türkiye Cumhuriyeti döneminde bu iki ilkeye körü körüne bağlı kalınmamıştır. İki kutuplu sistemin çökmesi ile birlikte Türkiye’nin de bir parçası olduğu Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’da çatışmalar yaşanmıştır. Yaşanan çatışmaların hepsi Türkiye’yi yakından ilgilendirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti, kendisini bir şekilde bu yaşanan çatışmalara müdahale etmek zorunda hissetmiştir. Türkiye’nin Abhazya, Çeçenistan, Karabağ, Kosova ve Bosna Hersek’te yaşanan krizlere müdahil olarak seyirci kalmaması bunun kanıtıdır. Bilgi, para ve insan akışının daha önce görülmemiş bir şekilde hızlanması, ülkeleri daha açık ve dinamik bir dış politika izlemeye yöneltmiştir. Ak Parti dönemiyle birlikte Türk dış politikası; kendini her alanda ve her platformda etkin bir şekilde geliştirme, uluslararası konjonktürde milli çıkarlarımızı daha etkili bir şekilde duyurma ve ülkemizi muasır medeniyetler seviyesine çıkarma stratejilerini izlemeye çalışmıştır. İki kutuplu dönemden sonra Türk dış politikasında görülen çok boyutlu bir diplomasi uygulamasına geçilmiştir. Türk dış politikası, çok boyutlu diplomasi ile Turgut Özal döneminde tanışmıştır. Türk dış politikasında izlenen dengecilik politikası da Soğuk Savaş’ın ardından büyük güçler arasında bir denge arayışı olmaktan çıkıp Batı, Avrasya ve Ortadoğu bölgeleri arasında dengeli bir dış politika arayışına dönüşmüştür. Bu yaklaşım çerçevesinde Türkiye, bölgesinde ve dünyada bir yandan yaşanan 11 eylül saldırısı, Amerika’nın Afganistan’ı ve Irak’ı işgali gibi istikrarsızlık, bunalım ve huzursuzluk yaratan tehditlere karşı barışçı, diplomatik ve yapıcı bir politika izlerken diğer yandan Avrupa Birliği’ne katılma çabalarını sürdürmektedir. Ama bilinmeli ki Türkiye, ilelebet Avrupa Birliği’nin kapısında beklemeyecektir. Bu çerçevede Türkiye, Şanghay İş Birliği Örgütü gibi uluslararası ve küresel kuruluşlara olan çabalarını artırmalı ve Avrupa Birliği’nin bu uzlaşılmaz tavrına karşı bir denge politikası izlemelidir. Ak Parti hükümetleri, içinde bulunduğumuz 21.yy.da politikalarını doğru bir zeminde sürdürerek ülkenin iç ve dış politikasını çağdaş dünya ile bütünleştirme hedefine yöneltmiş, özgürlüklerden hiçbir şekilde taviz vermeyerek halkın ve ülkenin güvenliğini sağlamaya odaklanmıştır. Türkiye; muasır medeniyetler seviyesine ulaşma konusunda kendini geliştirmeye ağırlık verirken, ‘dengecilik’ politikası çerçevesinde de Ortadoğu ve dünya ülkeleri arasındaki ilişkilerini olumlu bir seyirde arttırmaya çalışmaktadır. Ak Parti hükümetleri döneminde Türkiye, önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak başarılar elde etmiştir. Önceki dönemlerle Ak Parti dönemi arasındaki en önemli fark, siyasetçilerle dışişleri bürokrasisi arasındaki iletişim kopukluğunun akademisyen danışmanlar tarafından kapatılması ve ağırlığın hükümet ve siyaset tarafına kaymış olmasıdır ki, bu durum karar alma mekanizmalarına daha önceki dönemlerde görülmemiş bir dinamizm kazandırmıştır. Bu dönemde iç politikada çeşitli ırklara mensup vatandaşlarımızla ilgili önemli gelişmeler elde edilmiş, ülkemizin birlik ve bütünlüğü sağlanmaya çalışılmıştır ve bu konuda önemli adımlar atılmaya etmektedir. Ülkemizin hem bölgesinde hem de uluslararası alandaki kuruluşlarda etkinliğinin artmasını ve ülkemizde birlik ve bütünlüğün sağlanması konusunda daha çok başarı elde edilmesini temenni ederim.

Diyaeddin ULUCAN

Devamını Oku

Türkiye-İspanya İlişkileri

Türkiye-İspanya İlişkileri
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye ve İspanya ilişkilerinin başlangıcı, Osmanlı Devleti dönemine kadar dayanmaktadır. Türkiye-İspanya ilişkileri, 16.yy.da Venedik ve Papalık ile ittifak halinde olan Habsburg İspanya’sı ile Osmanlı Devleti arasında Akdeniz’de üstünlük elde etmek için yapılan Lepanto Savaşı ile başlamıştır. Bu savaş, her iki ülkede de olumsuz etkiler yaratmıştır. Bu süreç, 1782’ye kadar devam etmiştir. İki ülke arasındaki ilişkiler, 1782 yılında imzalanan Barış, Dostluk ve Ticaret Anlaşması ile sağlıklı ve olumlu ilerleyen bir ilişki sürecine dönüşmüştür. Daha sonraki süreçte 1980 yılının ortalarında İspanya’nın NATO ve Avrupa Birliği üyesi olmasıyla Türkiye ile İspanya arasındaki ilişkiler daha çok artmıştır. Ayrıca İspanya, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini destekleyen başlıca ülkelerdendir. Türkiye ile İspanya arasında 22 Temmuz 1998 yılında imzalanan ortak eylem planı, iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin çerçevesini oluşturmuştur. Bu kapsamda 2005 yılında oluşturulan Medeniyetler İttifakı, Türkiye Devleti Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde, İspanya Başbakanı José Luis Rodriguez Zapatero ile birlikte başlatılmıştır. Türkiye ile İspanya günümüzde; Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, Akdeniz Birliği, Avrupa Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü gibi uluslararası ve bölgesel kuruluşlarda ikili ilişkilerini sürdürmektedirler. Türkiye ile İspanya arasındaki ekonomik ilişkiler ile ilgili konuşacak olursak; söz konusu iki ülkenin de dış pazarlara açılma ve liberalizasyona öncelik veren benzer iktisadi politikaları, her iki ülkenin de ticaretinin canlanmasına neden olmuştur. İspanya, ülkemizin Avrupa’daki en büyük ticaret ortaklarından biri olmakla birlikte ülkemize yatırım yapan başlıca Avrupa Birliği ülkelerindendir. Türkiye ile İspanya arasındaki ikili ticaret hacmi, 2011 yılında 5.99 milyar euro idi.2015 yılında 8.5 milyar ABD doları seviyesine yükseldi.2019 yılında ise 11.891 milyar 203 milyon Dolar’a yükselmiştir. Türkiye’de bulunan yaklaşık 775 İspanyol firmasının ülkemize doğrudan yatırımlarının düzeyi 9,52 milyar Avrodur. İspanya’da ise hâlihazırda bulunan yatırım yapan Türk firmalarının sayısı ise yaklaşık 85 tanedir. İspanya’daki Türk firmalarının yatırımları ise 2002-2015 yılları arası dönemde 143 milyon dolara ulaştı. Ulaşımda ise; Türk Hava Yolları’nın Madrid, Barselona, Valensiya, Malaga ve Bilbao olmak üzere 5 ayrı noktaya doğrudan seferleri bulunmaktadır. Yaz dönemlerinde ise bu sefer sayıları artmaktadır.  Pegausus Havayolları’nın ise Madrid ve Barselona’ya yönelik tarifeli seferleri bulunmaktadır. Bu kapsamda, 2008 yılında 350.000’den fazla İspanyol turist Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Bu vesileyle Türkiye ve İspanya arasındaki ekonomik, ticari, kültürel, finansal, havacılık ve ulaşım alanlarındaki ilişkilerin daha çok artarak Türkiye’ye ekonomik girdilerin daha çok artmasını ve Türkiye’ye gelen turist sayısının daha çok artmasını temenni ederim…

Diyaeddin ULUCAN

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.