23 Kasım 2025 Pazar
İşgal Gazze'de soykırımını sürdürüyor, şehit sayısı 4 bin 385'e yükseldi
HER YAŞAM DENEYİMİ BİZLERİN AKIL YOLUNA IŞIKTIR
Yavuz Ağıralioğlu: Anahtar Parti Türk Siyasetinin Yeni Umudu
ALKAYIŞ VE YAKLAŞAN SEÇİMLER
Erzurumspor FK’nden sonra Amedspor da Süper Lig’e yükseldi
GÖLGE SAVAŞLARI- DEPREMLER, YANGINLAR, FELAKETLER

Serin bir sonbahar sabahında sevdikleri ile vedalaşarak, yıllardır hayalini kurduğu öğretmenlik mesleği için uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıkmaktır, köyde öğretmen olmak.
O güzel günün akşamında, elindeki ahşap bavul ile bir köy minibüsünden inerken; kendisini karşılayan eli nasırlı, yüzü benekli ama bir o kadar da sevimli ve masum bakışlı çocuklara “Merhaba” diyebilmektir, belki de köyde öğretmen olmak. Çocuklar önde, kendisi onların arkasında her geçene “Bakın bize yeni bir öğretmen geldi.” diyerek köyün dar ve taşlı sokaklarından okulun tek odalı lojmanına kadar birlikte yürümektir. Gecenin geç saatlerine kadar misafirlerle hasbihâl etmek ve özlemle öğrencilerine kavuşmak için sabahı beklemektir.
Köyde öğretmen olmak; hiçbir coğrafi bölge ayırımı yapmadan “Ay yıldızlı al bayrağın dalgalandığı her yer vatandır.” şuuruyla atandığı yerde karanlığa ışık, geleceğe umut olmaktır. Dağ taş, ova, vadi fark etmeksizin; duruşuyla, bakışıyla, kişiliğiyle, merhametiyle, tebessümüyle, sabrıyla, inceliğiyle ve hoş görüsüyle yılmadan, bıkmadan o kutsal görevi yerine getirmektir. Anlık hazlardan medet ummadan, nihai hedeflere odaklanmaktır.
Sabah güneşinin henüz yüzünü gösterdiği bir zamanda sıraya dizilmiş minik yüreklere ilk kez içtenlikle “Günaydın! Ülkemin güzel çocukları?” diyebilmektir. Vatan ve millet sevgisini hafızalara kazımaktır. Bu duygulardan bahsederken o, ürkek ve masum bakışlar karşısında soğuk soğuk terlemek ve geleceği yüreğinde hissedebilmektir.
Bir akşamüstü okul bahçesini süsleyen söğüt ağaçlarıyla yalnızlığını paylaşırken, oğlu askerden gelen Ali Osman Amcalara misafir olmaktır. Adanan adağın etinden bir lokma yiyebilmek, bu adetlerin Anadolu’da yaşanıyor olmasına tanık olmak ve şükretmektir belki de.
Harika geçen bir günün ardından yorgunluğunu tatlı bir uyku ile geçirirken; bazen sersem sersem öten horozun sesine, bazen gecenin bir vaktinde sürüsünü otlatan çobanın yanık kaval sesine, bazen de yamaçta öten kekliğin o muhteşem ötüşüne uyanmaktır. Çok geçmeden bütün çocukları ismi ile çağırmak, ailelerini ziyaret ederek onlara hak ettikleri değeri fazlasıyla verebilmektir.
Köyde öğretmen olmak; zor ve sıkıcı günlerin üstesinden gelebilmektir. İlk haftayı dolu dolu geçirmek, köyü, köylüyü ve diğer tüm çevreyi en kısa zamanda tanımaktır. Kız çocuğunu okula göndermeyen Veli Dayı’nın evini ziyaret ederek, ikna etmek ve gönül almayı başarabilmektir. Öğretmene yakışır güzel bir dil ile kimseyi ötekileştirmeden hayatları boyunca onların kalbinde yer edinebilmektir.
Köyde öğretmen olmak; herkes tarafından sevilmek ve takdir edilmektir. Bir kuşluk vaktine doğru okula gelen Şakire Teyze ve elindeki üzüm sepetiyle torunu Zehra’yı karşılamaktır. Nine ve torununa okulu gezdirmek, gelecek yıl okula başlayacak minik Zehra’nın avucuna birkaç şeker sıkıştırarak ona, güven duygusu kazandırmaktır.
Köyde öğretmen olmak birlikte ekip olmaktır. Çok geçmeden komşu köyün öğretmeni ile tanışmak, en yakın kasabaya birlikte gitmektir. İlerleyen bir hafta sonu iki köyün çocukları ile aşağı çayırlıkta ölesiye top koşturmak, terliyken su içmenin ne kadar zararlı olduğunu yerinde öğretebilmektir.
Kış geldiğinde kartopu oynamak ama kimseye zarar vermemektir. Okulun yan tarafındaki kestane ağacından toplanan kestaneleri sobada pişirmek, arkasından ıhlamur çayını yudumlamaktır. Çocuklarla birlikte, bir beslenme dersinde yazdan hazırlanan pestile ceviz içini sararak, sağlıklı beslenmek, yerli malına değer vermektir.
Köyde öğretmen olmak; onların hayatlarına dokunmak, geleceklerine umut olmaktır. Ilık esen bir ilkbahar sabahında çocuklara güzel bir spor yaptırdıktan sonra zinde bir kafa ile derse başlamaktır. Başarılı bir eğitimden aldıklarını, hayatlarına taşımak, öncelikle kendilerine ve yaptıklarına tutku ve ilham aşılayan bir öğretmen olmaktır.
Güneşin gündüzle tanıştığı bir zamanda öğrencileri ile kırda, bayırda mantar toplamak, gür bir ormanın tam orta yerinde doğanın insanlığa sunduğu nimetlerden söz ederek közde mantar pişirmektir. Az aşağıdaki derede bir nefes almak, öğleye doğru alabalık avlamaktır. Bayırdan yukarıya çıkarken el değmemiş nefis yaban çileği toplayıp afiyetle yiyebilmektir.
Köyde öğretmen olmak; okulun sonlarına doğru komşu köyün öğrencileri ile birlikte kar sularının beslediği soğuk su şelalesinin hemen yanında piknik yapmaktır. Yanlarında getirdikleri taze tereyağı, peynir, bal, kavurma ve yumurtalardan koca bir Halil’i Rahman sofrası meydana getirmektir.
Yaz başında karne töreni düzenlemek, tüm aileleri programa davet ederek çocuklarının sevinçlerine ortak etmektir. Günler sonrasında harman yerinde bekleyen köy minibüsüne binmeden önce tüm çocuklarla kucaklaşarak vedalaşmaktır. Memleketine varınca köyünü ve çocuklarını anlatırken gurur duymaktır. Bazen de bir mektup yazarak cevabını dört gözle beklemektir. Koca bir tatilin ardından özlemle köyüne ve öğrencilerine tekrar dönebilmektir köyde öğretmen olmak.
Belki bir gün yeni göreve başlayacak meslektaşlarına hitaben kürsüye çıktığında gururla “Ben bir köy öğretmeniyim.” diyerek onlara örnek olmaktır. Ve belki insanlık hayatında iz bırakan efsane bir öğretmen olarak ismini altın harflerle tarihe yazdırmaktır. Belki de kaderleri kendisine benzeyen o köy çocuklarını sayıklarken “Bana çiçek getirin. Dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin.” diyen bir Şefik Öğretmen olabilmektir.
Köyde öğretmen olmak; sadece yirmi dört kasımlarda değil, her daim hatırlanmak ve gönüllerde taht kurmaktır. Şartlar ne olursa olsun cehaletle savaşmaktır. Gerekirse bu cennet vatan uğruna canını feda ederek şehit olmak ve en büyük mertebeye ulaşmaktır.
Eli öpülesi köy öğretmenleri başta olmak üzere; bu Aziz vatan uğruna toprağa düşen şehitlerimize, gazilerimize ve şu anda görevi başındaki bütün öğretmenlere saygı, minnet ve şükranlarımla…
Aziz ÖZBİLGİÇ
Ülkemizde doğan her çocuk; farklı bir zaman diliminde, farklı bir coğrafyada ve farklı bir ailede dünyaya gelir. Bu tercih çocuğun tercihi değildir. Çünkü hiçbir çocuğun kendi anne ve babasını seçme hakkı yoktur. Bundan dolayı her çocuk dünyaya geldiği ve bireyi olduğu ailesinin mevcut imkânlarına ve bulunduğu coğrafyanın şartlarına göre yaşama tutunur.
Kimi çocuklar Ceylanpınar’da, Amik Ovasında, ya da Çukurova, Bafra, Gediz veya Horasan Ovası’nda dünyaya gelir ve gecesini gündüzüne katarak, yaz kış demeden o kadim coğrafyanın toprağını işler. Kimi çocuklar Kaçkarlarda, Cudi, Sübhan, Tendürek, Karaca Dağ, Erek ya da Toros Dağlarındaki kıl çadırlarda dünyaya gelir ve sıcak soğuk, dağ taş, dere bayır demeden belki de bir ömür boyu çobanlık yapar. Kimi çocuklar Fırat, Dicle, Sakarya, Kızılırmak ya da Aras Nehrinin kıyısında dünyaya gelir ve serpme salar derin sulara. Kimi çocuklar ise bir sahil kasabasında dünyaya gelir ve denizlerdeki hırçın dalgalarla boğuşarak balıkçılık apar. Bu çocuklar erken yaşlarda hayatın büyük zorluklarıyla karşılaşır ve köklerini derinlere salarak her durumda hayatta kalmayı başarır. Bu çocuklara selam olsun. Onlara diyecek hiçbir sözüm yok.
Ancak, kimi çocuklar vardır ki kendi isteği ile olmadığı halde varlıklı ailelerde bulur kendini. İşte sözüm, o sözde varlıklı ailelerde dünyaya gelen ve her şeyi toz pembe gören çocuklara. Çünkü o çocuklar ellerinde tabletler, son model cep telefonları ile zamanlarının büyük bir kısmını boşa harcayan çocuklardır. Gece yarılarına kadar internette gezinip gündüzü geceye, geceyi gündüze çeviren çocuklardır. O çocuklar bakkala, manava, fırına, çarşı pazara kısacası her yere araba ile gittiği için bütün yolları düz bilirler. Çünkü o çocukların alışveriş merkezlerinde bile normal merdiven çıkamayıp kullandıkları yürüyen merdivenler de düzdür. Çünkü o çocukların girdikleri sınavlarda tek tip soru sorulduğu için verdikleri cevaplar da düzdür. Haliyle o çocukların yaşadıkları hayatlar düzdür. Düz bir hayat yaşarlar.
O çocuklar kim biliyor musunuz? Evet, o çocuklar güzel ülkemin yeni nesli içerisinde kendilerine “Z” kuşağı dedikleri ayrıcalıklı nesil.
Bu çocuklar yokluk nedir bilmez, doymak nedir, kanaat nedir bilmezler… Çünkü onların hayatları düzdür. Her şeyi yemez, her yere gitmezler. Herkesle konuşmazlar. Eğilmez, bükülmezler. Hele darlığa, yokluğa hiç gelmezler. Karşılarına çıkan en ufak bir engeli bile aşamazlar. Sorumluluğu hiç almazlar. Çünkü onlar düz büyümeyi bilirler.
Bana göre o çocuklar da günahsızdır. Doğru ya dünyaya gelen her çocuk masum ve günahsızdır. Nasıl eğitilirlerse öyle büyürler
Peki, burada suçlu kim derseniz tabi ki biz anne ve babalar. Yani aileler. Aman oğlum bilemez, aman kızım yapamaz. Sen otur kızım ben yaparım, sen gitme oğlum ben giderim. Böylelikle çocuklarımızı kendimize bağımlı, el bebek gül bebek büyütmeye çalışırız. Onlardan bağımsız iş yapmayı, kendi ayakları üzerinde durmayı, hayatın acımasız şartlarına uygun yaşamayı ellerinden alırız. O yüzden bu çocuklar çok fakir büyürler. Sanırlar ki hayat her zaman öyle devam edecek. Bilmezler ki günün birinde o çocuklarımız savaşlarla, krizlerle, yalnızlıklarla yüzleşecek. İşte o zaman anlayacaklar hayatın düz olmadığını. Ancak o zaman da treni çoktan kaçırmış olacaklar
Öyle ise sevgili anne ve babalar. İmkânlarınız ne olursa olsun. Hangi coğrafyada yaşıyorsanız yaşayın fark etmez. “Gözümüz arkada kalmasın.” diyorsanız hiç zaman kaybetmeden çocuklarınızı bir bütün olarak hayata hazırlamanız gerekiyor. Aksi takdirde çocuklarınız hayatın tadına varamaz ve en ufak bir sarsıntıda sendeleyerek olduğu yerde kala kalır. Benden söylemesi.
Uzm. Öğrt. Aziz ÖZBİLGİÇ
azizozbilgic@gmailcom
Merhaba sevgili dostlar. Öncelikle bir sağlıkçı olmadığımı ve sağlık alanında lisans ya da yüksek lisans yapmadığımı belirtmek istiyorum. Ancak, bahsedeceğim hastalıklar için sanırım sağlıkçı olmaya gerek yok.
Sevgili dostlar; sizlere iki yıldır hayatımızda var olan ve binlerce sevenimizi, kapı komşumuzu aramızdan alıp götüren ve halen götürmeye de devam eden Korona Virüsten bahsetmeyeceğim. Her yıl yaklaşık 130 bin insanımızın ölümüne sebep olan kanser hastalığından da bahsetmeyeceğim. Bahsedeceğim konular, ölümcül olmamakla beraber doğurduğu sonuçlar itibariyle bir kanser kadar bir Covid-19 kadar tehlikelidir. Çünkü bu hastalıkların tedavisi mümkün değildir.
İsterseniz tedavisi mümkün olmayan bu hastalıkların birkaç tanesinden kısaca söz edelim.
Rüşvet almak, rüşvet vermek ya da adam kayırmak. Hakkı olanı haksıza vermek. Yani güçsüzün hakkını güçlüye, bilenin hakkını bilmeyene, adamı olmayanın hakkını (sözde) adamı olana teslim etmek… En acı tarafı da bu ahlaki ve insani olmayan hastalığın yayılmasına göz yummak.
Hayati önem arz eden sınavlarda birilerine yardım etmek. Çalışanın, onca zaman akıttığı alın terini hiçe sayıp, çalışmayana sınavı kazandırmak. O güzelim günahsız ve temiz olan “YARDIM” kelimesini yerden yere vurarak kirletmek… Ne hakla?…
Hiç kimse yemiyormuş, içmiyormuş gibisine; yediğini, içtiğini şişkin yanaklarla sosyal medyada paylaşmak. Ne kadar çirkin değil mi? Sanki diğer insanlar her zaman aç ve ot yiyorlar…
Ayda yılda bir defa da olsa tatile gittiğini olur olmaz fotoğraflarla paylaşmak. Sanki “Ohhh, ne güzel, bakın tatildeyim. Siz gidemediniz işte.” der gibi. Ya da tatilde olduğunu ispatlamak zorundaymış gibi. Ne diyelim?..
Geldiğimiz bu çağda hayati önem taşıyan teknoloji okuryazarlığından mahrum kalmak. Kullandığı kredi kartı, banka kartı, internet bankacılığı, Pink kodu vb. Bir başkasının rahatlıkla ulaşabileceği ve çözebileceği şifresini ya doğum tarihi ya da 1111 olarak belirlemek. Haliyle bedelini de çok ağır ödemek. Yazık…
Çalışmayan televizyonuna, radyoya, bilgisayara hatta buzdolabına, çamaşır makinasına bile tekme tokat atarak çalıştırmaya çalışmak. Olmadı, defalarca kapatıp yeniden açmak. Nereye kadar?…
Semt pazarlarında gezerken tezgâhlardaki malın fiyatını onlarca kez kendi kulaklarıyla duyduğu halde parmağını uzatarak “Bakar mısınız, şu ne kadar, bu ne kadar? demek. Nasıl bir davranış bilemiyorum.
Sağlığın, insanlık tarihinde ve özellikle virüslerin kol gezdiği bu zamanda önemini hiçe sayıp sağa sola tükürmek. Hiçbir tedbir almadan hapşırmak, öksürmek, aksırmak. Ne kadar da ayıp değil mi?…
Daha neler, neler?…
Sevgili dostlar; tedavisi olmayan bu hastalıkların iyileşmesi mümkün olmamakla beraber hayatımızda istemediğimiz derin izler bırakmaktadır. Uzmanlar demiş ya alışılmış yanlış bir davranışın yok olabilmesi için 25 yıla ihtiyaç var. Koca 25 yıl. Neredeyse bir ömür.
O halde adına terbiye dediğimiz EĞİTİMİ zamanında almamız ve zamanında çocuklarımıza vererek tedavisi olmayan bu hastalıklardan kurtulmamız gerekir. Aksi takdirde her gün biraz daha kaybederiz. Mevlâna demiş ya “Siz bırakın çocuklarınızı, kendinizi düzeltin onlar sonunda size çekeceklerdir.”
Kalın sağlıcakla…
Uzm. Öğrt. Aziz ÖZBİLGİÇ
Dünyadaki her varlığın bir kaderi vardır. Dağ, taş, dere, deniz, ırmak, ova, şehir, ülke… Canlı cansız bu bütün varlıkların kaderi ise insanların kaderine benzer. Ne varsa kaderinde onu bir gün mutlaka yaşar. Tıpkı Kara Dere’nin kara kaderi gibi.
“Kara Dere de neresi?” diye soracak olursanız kısaca anlatayım. Adıyaman şehir merkezine yaklaşık 35 km. uzaklıkta, Koçali Köyü sınırları içerisinde bir vadinin adıdır Kara Dere. İki yüksek dağın arasındaki Kara Dere’nin yakın bir zamana kadar çok güzel bir kaderi vardı. Yıllarca suyunu Fırat Nehri’ne ulaştırmak için akar dururdu. Bu muhteşem dereyi asırlık çınar ağaçları, dallarını suya sarkan salkım söğütleri, devasa ceviz ağaçları, güneşe doğru uzanan kavak ağaçları, çeşit çeşit meyve ağaçları ve daha birçok ağaç süslerdi. Gerek derenin gerekse dereyi süsleyen ağaçların üzerinde renk renk, desen desen böcekler uçuşurdu. Kuş cıvıltıları, arı vızıltıları, cırcır böcekleri adeta bir armoni oluştururdu. Derenin birçok yerinde kaynayan soğuk suların coşkusu alabalıklara ev sahipliği yapardı. Kınalı keklikler öterdi kayalıklarında. Nergisler açardı yamaçlarında. Sürü sürü geyikler otlanırdı çayırlarında. Sincaplar adeta saklambaç oynardı ceviz ağaçlarında. Gençler cirit oynardı yaylalarında. Bahar yağmurlarından sonra açan gökkuşağının renklerinde mest olurdu küçük çocuklar.
Üç dört yıl öncesine kadar her şey çok güzeldi. Bir gün aniden iş makineleri çıkıp geldi. Hiç kimse bir şey anlayamadı. Tabi Kara Dere de anlayamadı önce. Herkes bir şeyler söyledi. Bir zaman sonra anlaşıldı ki Kara Dere’nin karalığı, altındaki kıymetli madenlerden kaynaklanıyormuş. İşte ne olduysa o günden sonra oldu.
Önce Kara Dere’yi süsleyen o güzelim ağaçlar bir bir kesildi. Çok geçmeden sıcak asfalt döküldü o dolambaçlı patika yolların üzerine. Hemen ardından devasa havuzlar yapıldı iki dağın arasına. Derken fabrikalar, barakalar, tüneller, kanallar yapıldı. Her taraf dikenli tellerle çevrildi. Yetmemiş gibi derenin girişine eli silahlı insanlar yerleştirildi. Her şey çok çabuk gelişti. Ve sonra Kara Dere’nin güzel kaderi birden kararmaya başladı.
Fazla uzun sürmedi. Ne asırlık çınar ağaçları kaldı ne de söğüt ağaçları. Ne ceviz ağaçları kaldı ne de kavak ağaçları. Ne balık kaldı derede ne de çeşmelerin soğuk suları. Ne öten kınalı keklikler kaldı ne de sürü halinde gezen geyikler. Ne yaylalar kaldı ne de ebemkuşağı ile ip atlayan çocuklar. Her şey birbirine karıştı. Bütün öyküler yarım kaldı. Orada yaşanan sayısız anılar fabrikaların maden atıkları ile birlikte havuzlara gömüldü.
Kuş cıvıltılarının yerini kamyonların korna sesleri aldı. Yemyeşil çimenlerin yerini kapkara betonlar aldı. Yamaçlarda açan nergislerin yerini tel örgüler aldı. Hiçbir şey eskisi gibi kalmadı. Yağmurlardan sonra açan gökkuşağının renklerine toz bulutları karıştı. Çeşmelerin soğuk suları içilemez oldu. Birden kayboldu her şey. En acısı da bütün bunlar yaşanırken kimse sesini çıkarmadı. Kara Dere kaderine terkedildi.
Sonunda ne oldu biliyor musunuz? Kara Dere nefessiz kaldı. Yaban hayatı bitti. O güzelim dere yok olup gitti.
Umarım tez zamanda o bölgedeki madenler çıkarılır ve Kara Dere eski güzel kaderine geri kavuşur. Güzel kaderlerin kararmaması dileği ile…
Uzm. Öğret. Aziz ÖZBİLGİÇ
Geçenlerde okuduğum bir kitapta “Bugün karşılaştığınız kişilere merhaba deyin” diye yazıyordu. O gün de bir kurumda işim vardı. Biri bay, biri bayan üçümüz asansörle çıkarken yazarın söyledikleri aklıma geldi. Nazikçe yanımdakilere “merhaba” dedim. Bayan hafif gülümsedi. Bay ise “nereden tanışıyoruz?” demez mi? Doğru ya nereden tanışıyorduk? Gayet sakin bir şekilde “Asansör bozulabilir ve birlikte kalabiliriz diye şimdiden tanışmak istedim” deyince bayan biraz daha gülümsedi. Bay ise yüzünü astı, yetmemiş gibi arkasını döndü. İnanın o an çok üzüldüm. Ve kendi kendime sormaya başladım. Ne ara bu hale geldik?
Ne ara biz merhabalaşmayı kestik? İlle de birine merhaba demek için onu tanımamız mı gerekiyor?
Neden biz sokakta, caddede, çarşı pazarda yürürken kimselere selam vermez olduk?
Neden bir çalışana (kim olursa olsun) kolay gelsin demeyi, hayırlı işler dilemeyi çok gördük?
Ne zamandan beri bir ihtiyaç sahibine yardım etmez, bir yabancıya yol yordam gösteremez olduk?
Neden evlerimizde kimse kimseyle konuşmaz. Herkes ya telefonunda ya da bilgisayarında yalnızlığıyla baş başa kalmayı tercih eder?
Neden birileri vatandaşın sorusuna cevap bile vermeden, gözlüğünün üzerinden kaşlarını çatarak her şeye yok der?
Neden zamanımızın büyük bir kısmını birlikte geçirdiğimiz çalışma arkadaşlarımıza bir günaydını çok görürüz?
Neden her şeyi beden dili ile konuşur olduk? Pabuç kadar dilimize eşek arıları mı soktu? Çok af affedersiniz.
Neden???…
Yoksa gerçekten biz mi unuttuk konuşma biçimini? Oysaki
Merhabalaşmanın “bana güvenebilirsiniz, kendinizi rahat hissedin. Benden size zarar gelmez” olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz?
Birine selam vermenin, selam vermek kadar almanın da bir sadaka olduğunu, ne zamandan beri unutuverdik?
Hani başka birisi için hayır duada bulunmak, ihtiyacı olana merhamet etmek, yol yordam göstermek, adetlerimizdendi. Ne oldu da bu güzel adetlerimizi unuttuk.
Hani aile olmak çok önemliydi. Herkes sofrada bir araya gelir, birlikte çaylar içilirdi. Akabinde sohbetler edilir, kitap okurdu. Birlikte üzülür, birlikte sevinilirdi.
Hani kimseyi hor görmez, kimseyi ötekileştirmezdik. Hani adil olacak, herkese eşit mesafede duracaktık.
Peki ne oldu da bu hale geldik?
Bakın dostlar, biz bunları konuşurken, bir gün daha tükendi. Tıpkı tükenen dün gibi. Doğan güneş, yerini karanlığa bırakıyor. Güneş, yarın yeniden doğacak ve yine veda edecek gündüze. Ne değişti dünden bugüne hayatımızda. Olduğumuz yerde sayıp duruyoruz.
Unutmayalım ki hayat devam ediyor. Artık güzel şeyler yapmanın zamanı gelmedi mi? Dün dünde kaldı. Ne olur yarınlara umutla bakalım.
Bir gülümsemeyi, birini mutlu etmeyi, birine selam vermeyi çok görmeyelim. Yapamıyorsak da hiç değilse yapanlara engel olmayalım. El uzatalım birilerine. Düştüğü yerden kaldırmak için. Konuşalım, belki açılır da kin kusmak yerine sevgi saçar çevresine.
Tozpembe dünyamızdan çıkıp, gerçek hayata açalım gözlerimizi. Bugün dünden farklı batsın güneş. Gülümseyelim ve gülümsetelim. Güzel şeyler düşündüğümüzde belki o zaman varlığımız daha da anlam bulacak.
Saygı ve sevgilerimle…
Uzman Öğretmen Aziz Özbilgiç
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.